uğur arıcı olarak etiketli yazılar

Çünkü ben Uğur Arıcıyım!

Biliyor musun Uğur dedim kendi kendime. Biz aslında sadece, sadece sen ve bendik. Ben ve Uğur, yani sen ve ben işte.

Her şeyimi sana danıştım, çünkü baya baya takılıp üzerine düşündüğüm noktalarda en mantıklı cevaplar seninkilerdi, ki bir çok kere de ancak sana güvenebileceğimi görmüştüm. Bu, beni şanslı kılmandan çok, hiç değilse ölüme götürmemendendi sanıyorum. Ki büyük ihtimalle bu bana ihtiyacın olduğundandır, tek kişilikli bir deli kimsenin işine yaramaz, ben seni def edemem, sen beni yok edemezsin. Zaten bizi kimse kabullenmiyor, kabullenemez de. Onun için Uğur, bunu aklından çıkarma. Biz aslında sadece sen ve ben olacağız, diğerleri aynı gemide yol aldığımız yolcular. Ve fark ettim ki çoğunu deniz tutuyor bunların. Başta “ben iyiyim” diye avutuyorlar hani bizi, kimisi abartıp “Uğur Arıcı ile seyahat etmek benim için bir onurdur” diyip cılız bir gülümseme sergiliyor, bazısı köpürüyor, altımızdaki deniz gibi. Kimisi fırtına halindeki denizden çalkantılı, kimisi fırtına sonrasından daha çarşaf. Onların çoğu da kirli çarşaf. Beyoğlunun arka sokaklarındaki üçüncü sınıf bir motelin güneş görmeyen bir odasındaki haftalardır, belki de aylardır değiştirilmemiş bir çarşaf gibi. Odaya girdiğiniz anda anlarsınız bunu ama motel sahibi ısrarlıdır temiz olduğuna dair, odadaki düşük miktarda loş ışık lekeleri birer gölge oyunlu olarak yutmanıza bile sebep olabilir. Ama çareniz yoktur artık, ne kadar kirli olursa olsun vücudunuz en savunmasız haliyle o çarşaflardadır artık.

Deniz, deniz diyorduk. Çarşaf gibi denizler, özlem dolu bakışların fırlatıldığı ve en ufak hareketinde kocaman bir beklenti dalgası uyandıran denizler. Gerçekleri yutan, yalanları gizleyen denizler. Denizler…

Sadece karalar arasındaki sonsuz su molekülünü barındırmazlar, en büyük umutları barındırırlar içlerinde. Çünkü, her yere ulaşır onlar, az önce kıyına vuran dalga kim bilir hangi kıyılardan sekti daha önce? Acaba kaç kişi beklenti dolu kalbini açtı o dalgalara? Kimlerin izlerini taşıyor, kimlerin ağıtlarını sürükledi sana, kimlerin aşk şarkıları, kimlerin göz yaşları…

Derinde, çok derinde çok farklı şeyler var Uğur, çok gereksiz görünenleri irdelemek bizi her zaman “gereksiz konuşan” olarak gösterse de değindiğimiz detayları kullanarak göreceliliği kendi yararına kullanan insanların varlığını bilmek huzur verici değil mi?

Hep mutlu olsunlar istedik, tanıştığımız insanlar, tanıdığımız insanlar, bizi tanıyan insanlar bir şekilde mutlu olsun istedik. Onlara bu mutluluğu sağlamak için çok kere kavga ettik seninle, tabii ki ikimiz de mutlu olmalarını istiyorduk, sadece nasıl mutlu olacakları konusunda tartışmalarımız vardı. Şimdi dönüp baksak, kim mutluydu, eğer mutlularsa, hangimizin seçtiği yol doğruydu. Şimdi hangisi doğru ? Doğru yaptığımız ne vardı? Bunlar kime göre doğruydu?

Ne olursa olsun, gerçek bir gülümsemeyi ancak birileri gülünce sergileyebiliyoruz diye, onlar gülene kadar ağlamak doğru muydu? Bizi ağlatan herkesin asıl niyetinin o olmadığına odaklanıp, hiçbirine daha kızmadan affetmek doğru muydu? Yardım istiyorlar diye işimizi gücümüzü bırakmak, yapılmamış işin faturasını fazlasıyla ödemek doğru muydu?

Biliyor musun, birileri mutlu olduğu sürece doğru olduğuna inanıyorum hâlâ. İşte asıl sorun orda. Yaptıklarımızla mutlu edebildiğimiz kaç kişi var? Ya da birileri var mı? Onları mutlu etmemizle, etmeye çalışmamızla ilgilenen birileri var mı? Bizim borçlu hissettiğimiz onca insana karşın, bize karşı suçlu hisseden birileri var mı? Niye değer verdikçe değersiz olduk mesela? Değerli hissettirdiklerimiz bunu düşündü mü hiç? İstenilenleri, hatta içten içe istenilip dile getirilemeyenleri gerçekleştirmeye çalıştık hep, Uğur ve ben, ama hep göze battık, sen ve ben, hep kalabalık, hep gereksiz, hep suçlu olduk. Bazen güçlü, bazen güçsüz ama genelde güçsüzün yanında, onun da haklarının, haklı olduğu yönlerinin açığa çıkarılması için uğraştık.

Değer verdik, ne kadar değer gördük? Bu iki zihniyeti tek bedendeki çatışmalarından sıyırmaya çalışıp dışarı yansıtan tek bir ağzımız vardı ve bu ağız genelde sevilmeyen sözler sarf etti. “Seviyorum” derken bile şüphelendi herkes. Nerede ciddi olduğumuzu asla anlayamadılar çünkü. Onun için birbirimize hep sorduk, “neden?” diye.

Neden böyleydi insanlar? Neden tutarsız? Neden duyarsız? Niye her kural benim aleyhimde? Her sevgi benden uzak? Neden her bakış aşağılayıcı, her söz kırıcı? Neden her yardım tuzak dolu, her yarın karanlık? Peki neden benim değindiğim noktaları değersiz görüp atlayan insanlar, yeri geldiğinde onlara bile sonsuz önem gösterirken ben hep önemsiz oldum? Ve en önemlisi, neden ben (biz ‘Uğur ve ben’) olduğumuz gibi kabullenilemedik?

Tamam itiraf ediyorum, tabii ki bu bol “Neden?” içeren sorgulamaları yapan tek kişi ben değilimdir, ancak cevap aramaktan vazgeçen tek kişi ben olabilirim. Uğur bunu fark etmemi sağladı. “Ne yapıyorsun?” dedi, “İşte buradayım ya. Benden daha iyi bir sebep mi arıyorsun? İnsanlar bizi kabullenemiyor, çünkü ben varken sen daha fazla düşünüyorsun, daha fazla yer kaplıyorsun böylece onlar için daha fazla sorun oluyorsun. Çünkü sen, bensin. Cevap aramaktan vazgeç!”

Haklıydı, itici ve rahatsız edici olmam normal, kabul edilemeyen olmam normal, daha önce de dediğim gibi ben farklıyım, ben Uğur Arıcıyım. Sevmediklerinize sahip olan, sevmediklerinizi seven, sevmediklerinize değer veren. Sorunlarınızı dinleyen ama sorunlarını bir türlü dile getiremeyen benim mesela. Genelde karşılık beklemeden değer veren ama mutlu olabilmek için de ona değer veren birkaç kişiyi kaybetmek istemeyen de benim. Çünkü ben Uğur Arıcıyım, kimsenin anlayamadığı çocuk, bazen kendisinin bile! =)

Unutmadım!

Heyt be, ne kadar çok oldu yazmayalı. Ama gerçekten unutmadım hiçbir şeyi, zamanım olmadı, zamanım varken de isteğim olmadı yazamadım falan işte. Takip edenlere çok özürler, aktif olarak yazdığım günlerde günlük ziyaretçim 200e yaklaşıyordu, en az 50-70 arası oluyordu, şimdi standart ziyaretçi miktarı günlük 40-50 civarı. Yılmadan göz atanlara teşekkürler.

Öncelikle 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun. Türkiye’min genç ve dinamik halkının yaptığı kutlamaları takip edebildiğim her yoldan takip ettim diyebilirim. Bu heyecanın hiçbir zaman azalmayacağını, her sene daha da coşkuyla kutlanacağını bilmek ne kadar güzel. Övünebileceğimiz değerler bıraktığı için Atatürk’e minnettarım. Bu arada, bugün (aslıdna teknik açıdan dün) yani 19 Mayıs 2010′da, Kanal D saat 13.00 haberlerini sunan bayan spiker, bültenin girişinde “19 Mayısın 81. Yıl dönümü kutlu olsun” dedi, ben de doğal olarak sinirlendim. Hemen kanald.com.tr’den mail attım falan, bu ne kadar etkili oldu bilmiyorum ama bayan hemen özür dileyerek hatasını düzeltti. Bunu anlık olarak tweetledim. Sevinmedim diyemem açıkçası.

Nisan ayında sadece üç yazı yazmışım. Ayın 10unda, 20sinde ve 30unda. 10 günde bir yazma moduna girip de o günü kaçırınca sonraki 10un katı olan güne mi atıyorum otomatikman bilemedim. Zira bugün mayısın 20si, yani mayısın 20sine gireli iki saat dokuz dakika olmuş netbookumun saatine göre.

Neler neler oldu ya yazamıyorken, her zamanki gibi yine birçok değişim oldu hayatımda, yaşantımda, standartlarımda falan. Tatsızlıklar yaşandı, yanlış anlaşılmalarla mağdur oldum, yanlış anlayıp gaddar oldum, sessiz kalıp itici oldum, çok konuşup şüpheli oldum falan ama her halimle Uğur Arıcıyım.

Cidden öyle uykuluyum ki, yine de yazı yazmayı özlemişim. Uzun süredir yazmadığımdan mı yoksa bayılacak derecede uykumun olmasından mıdır bilinmez yazıyı toparlayamıyor ve saçmalıyormuşum gibi hissettim. Yok ya, Uğur Arıcı yapmaz öyle şey.

Aa, size duyurdum mu bilmiyorum ama buraya bloglamaya deavm edeceğim tabi ama kişisel site olarak kullanacağım domain(ler)im var artık. Şöyle açıklayayım; 11 nisan günü ugurarici.com’u almak üzere domaini sorgulattım ve dolu olduğunu gördüm, canım sıkıldı tabi, kim aldı yaa gibisinden ama nasıl oldu bilmiyorum, bir şekilde göremedim. Ben de gidip ugurarici.com.tr’yi aldım. Ondan iki gün sonra, yani 13 Nisan’da ofiste benim için  ”süpriz” olarak düzenlenen doğum günümde, ortağım Ahmet Faruk Kara bana hediye oalrak ugurarici.com’u aldığını söyledi. Şaşırdım, sevindim, mutlu oldum falan işte. Yani anlayacağınız: artık ugurarici.com da, ugurarici.com.tr de bende, ohh miss nasıl sevindim nasıl sevindim. İkisi de aynı yere çıkacak elbet, kafamda çok basit bir şey var, öyle fazla kalabalık olsun istemiyorum, daha resmi bir şey. Malum resmi tavırlar, resmi konuşmalar kadar resmi bir imaj bırakmak önemli tabi karşıdakinde.

Aa, karşıdakinde resmi imaj derken, bir tercümanlık sitesi için anlaşmaya vardık bir müşteryle ve onun çalışmalarına başlayacağız. Ayrıca bu yazamama döneminde, Blue Organization’ın ilk toplantısını düzenledik. Sarp Palaur’un evinde toplandık. Sidar Yıldırım, Sarp Palaur(şanışer), Berk Bayındır (beta), Samet Gönüllü (sokrat st), Basri Fırat Bayraktar (kamufle), Cumali Efrah ve Nitro olarak ben ve ortağım Ahmet Faruk Kara ekip olarak çalışmalarımızdan, işlerin gidişatından ve geleceğinden konuştuk falan. Sonuçların bir çok kişiyi mutlu edeceğini sanıyorum ve çok iyi ürünler geldiğini düşünüyorum.

Bu toplantı sonrasında berkbayindir.com için Berk Bayındır ile bir plan program yapma aşamasıan geldik gibi falan işte. Tabi bu yazamama dönemi içinde biz http://sarppalaur.com ‘u da yeniledik. Tasarımı ortağım yaptı, ben de çıtır çıtır kodladım. Ve yine aynı dönem içinde, Nitro bünyesinde bulunan Cevdet Engin’e doğum günü hediyesi niteliğinde http://cevdetengin.net ‘i kurduk. İtiraf ediyorum ki bu saatlere kadar kalmamın sebebi de http://pit10.org üzerinde, sistem güncellemesi ve ufak değişiklikler yapmaya uğraştığımdandı. Hazır uykulu halde her şeyi açıklarken blueorganization.com için de yeni bir tasarım ve sistem geleceğini duyurayım buradan.

Ayrıca iyi hatırlattınız, LYS başvurumu yaptım tabi. LYS 1, 3 ve 4′e gireceğim, ben 5′e de girmek istiyordum da neden vazgeçtim, hatta ne zaman vazgeçtim bilmiyorum. Haydi hayırlısı.

Ki bir şeylerin daha hayırlı olabilmesi için en kısa zamanda uyumalıyım bence. Uzak kaldığım için kusura bakmayın, yine eskisi gibi güncel olabilmek umuduyla. Bu arada güncel olamasam da sitenin ziyaretleri, gugıldan birilerine göz kırpıp birilerini siteye çekmesi falan gayet iyi durumda bence, hoşuma gitmiyor değil. PageRank değerim hâlâ 2, sonraki güncellemede neden artmasın ki =)

Hadi iyi geceler!

Bana Sorma

Niye? Neden? Nasıl?

Beklenti kokan kelimeler, öyle bir dökülür ki ağzımızdan. Bir çırpıda, tüm harfleri birbirine katarak. Aynı anda kalp atışlarımız hızlanır, merak ederiz, saniyler belki de saliseler içinde kendimizce cevaplar üretiriz. Yüzlerce, binlerce saçma ve alakasız cevap yankılanır kafamızda. En korkuncu, en alakasızı olsa da en korkuncu saplanır kalbimize, cevap olarak o şeyin geleceğinden o kadar çok korkarsınız ki. O heyecanı yaşamak mükemmeldir. İnsan bedeninin bilinmezliğe verdiği tepki her zaman ilginçtir. Ki bunu izlemek de en az o kadar ilginçtir.

İzlemek için de ilginç kelimesini kullandım. Çünkü bu bazen bize zevk verirken bazen de delirtici derecede sinirlendirir. Ki bu gibi durumlarda bu izleyicilerden bir kısmı zevk alırken bir kısmı sinirlenir falan. İşin aslı şu; eğer bilinmezliğin kaynağı bizsek sonuca gitmek için en karışık yolu seçer, lafı uzatır, uzatır ve uzatırız. Ağzımızdan çıkan her kelimeyi sabırsızlıkla bekleyen ve hızlıca sindiren kurbanımız ise bir yandan hemen sonuca ulaşmamızı ister, bir yandan bu bilinmezliğin içinden fırlayacak olumsuz yargının korkusuyla zamanın öylece donmasını ve her ne kadar itici de görünse o heyecanı yaşamaya devam etmek ister. Gelebilecek kötü sonuç için ne kadar hazırlanılmış da olsa o konuşmayı dinlerken heveslenir, heyecanı doruğa  ulaşır ve gelebilecek en küçük olumlu yanıta kilitlenerek bir yandan da kaçmaya hazırlanır. O andan sonra verilen her cevap aynı etkiyi yaratır, olumlu ya da olumsuz. Bir şekilde cevabı vermişsinizdir ve artık her şey bellidir o durum için. Bundan sonra yapılacak şey ya olumsuzluk için üzülmek ya da olumlu cevap için sevinmek olacaktır.

Kuşkusuz; ikisi de o cevabı beklerken ki hissettiğimiz heyecanı vermeyecektir. Kazandığımızı öğrendikten sonra altın madalyanın gelmesini, o cevabın verilmesini beklediğimiz kadar büyük bir iştahla beklemeyiz mesela.

Onun için; bilmek en büyük hazinedir.

Daha önemli olan ise doğru bilmek ve bu bilgiyi doğru yerde kullanabilmektir. Ve doğru bilgiyi bulmak için çaba sarf etmek tabi. Hiç kimse bir diğerine doğru bilgiyi aktaramaz. Her cevap özgün yargılar içerir ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Eski Molar misafirliğe gelen arkadaşlarına geceyi rahat geçirebilmesi için eşini vermeyi gayet doğru ve dolayısıyla gerekli görürken, bu bizde imkansız, imkanlı olursa da cinayet sebebi halindedir. Kimsenin size gelip doğruyu açıklamasını, kendinize o söylenenlerden bir pay çıkarmayı beklemeyin. Okuyun, dinleyin, görün. Farklı düşünceleri, farklı yargıları ve kurulan her cümledeki kişisel yargıları fark edin. Bunu fark ettiğinizde kendi görüşlerinizi oluşturmak, bunları oturtmak ve buna göre şekillenmek isteyeceksiniz. Artık duyulan değil düşünülen şeyler üzerinde duracak, onlara göre hareket edeceksiniz.

Kimsenin ortaya attığı fikri, kendisinin tam anlamıyla açıklamasını beklemeyin. Kişi isterse bunu yapabilir, ama siz inkar etmekte ısrarcıysanız hiçbir açıklama uygun görünmez size. Ortaya atılanı alın, kendi bünyenizde sorguladıktan sonra kendinizi olayın dışında tutarak çözümleyin biraz. Kimin kim için nasıl göründüğünü, kimin neyi nasıl idrak ettiğini kendiniz fark edin ve doğru bilgiye ihtiyacınız olduğunda sakın herhangi birine sormayın.

Kendi doğrun sende saklı!

N’oluyoruz?

Bana bir haller geldi sanki ya.

Ygs için son düzlüğe girdik malum, yeterince yoğun değilmişim gibi kendime sürekli yapacak bir şeyler buluyorum. Bu arada insanların benim yaptıklarıma ilişkin yorumları, yardımlarım için teşekkürleri, kafalarında kurdukları saçmalıkları eksik olmuyor tabi.

Mesela “FreeHand MX ile Vektörel Tasarım” diye yaklaşık 400 sayfalık bir döküman geçti elime, oturdum freehand öğrenmeye çalışıyorum. Bunu sosyal ağlarımda duyurdum (twitter, facebook, myspace, friendfeed), “FreeHand MX ile Vektörel Tasarım. Teşekkürler Bilge Adam.” şeklinde. Ve farkettim ki Bilge Adam resmi twitterı üzerinden bana bir teşekkür sunulmuş. Tabii ki çok sevindim. İsteyenler http://twitter.com/bilgeadam adresinden kontrol edebilir.

Onun haricinde (ister inanın ister inanmayın) ygs için çalışıyorum baya baya. Yani benim için iyi bir gelişme oldu birden. Test çözüyorum falan, konuları tekrar ediyorum. Ama ne derecedir bilemedim.

Ya açıkcası, kafam o kadar karışık ki bu aralar. Her şey içiçe resmen. Çözümleyemiyorum olayları, sizin tabirinizle süzgeçten geçiremiyorum falan. Uzun süredir yazı yazmayışım da ondandır heralde. Yoksa aklıma milyonlarca konu geliyor gün içinde. Şöyle yazarım, bunu da eklerim falan diye. Mesela geçenlerde saman tivide iki alyans diye bir program gördüm, bu saçmalığı açıklamak istedim, ama güncelliği kaçınca benim de hevesim kaçtı tabi. Böyle içiçe giriyorlar, ne yapacağımı unutuyorum, aklımdaki şeyi çat diye yapamıyorum. Ay bana bir şeyler oluyor. Aklımın köşesinde hep bir şey var sanki. Gülümser gibi.

Kendimle kovalamaca oynuyorum dedim mi hiç size? Hani bir ara mail yağmuruna tuttunuz beni, zaten msn kullanmaktan sıkılmış olarak maile geçeyim dedim, onda da yıldırdınız. Gerçi şu aralar duruldu, teşekkürler. Ama şu kendimle kovalamaca dediğimde hep o gelir aklıma, nedenini sorma ben de bilmiyorum. Bu aralar kendi duyduğum, hissettiğim şeylerin bile nedenini bilmiyorum. Öyle boş bir his ki. Tavsiye etmem, kontrol yok gibi. Bir şey yapmak isteyip, başarabilmek için kovalayıp hep elinden kaçırmak gibi. Bazen de oralarda olduğunu sanarak koşuşturmak ama hiçbir yerde bulamamak gibi. Ne kadar zor kelimelere dökmek. Ben bile bu hale geldim bu durum karşısında düşünün işte.

Bu arada, şu Nitro’nun yeni portalını da bir türlü yayınlayamadık, boşta oldukça açıyorum bir şeyler yapıyorum, çok çok az bir şeyler falan kaldı ama işte, aklımı toparlayamıyorum. Bir karışıklığı çözdüm, bu da tamam derken çat diye iki tane çıkıyor karşıma. Mesela Samet Gönüllü’nün ricasıyla sokratst.com iletişim bölümünden bir mail atarak bana ulaşmalarını, site işini konuşacağımızı söyledim. İgili şahıs eklemiş beni, pencereyi açmamla satırlarca yazıyı görmeme sebep olan klavye tuşlamaları yapmış. Kendi kendine paranoyakça dövümüş gibi. Adama henüz sadece “merhaba” demiştim ki, adam konuyu direk “sen kimsin ki?” ye getirdi. Malumunuz açıklama gereği duymadığım şeylerdendir bu, her ne kadar bağıra çağıra reklam yapmasam da insanlar biliyor ekibimizin kimlelerle çalıştığını, referanslarımızı nelerin oluşturduğunu. Her şeyden önce Sidar Yıldırım gibi bir abim var. Her neyse, saygıdeğer (!) yetkili, kendi kendini yedi, resmi sitenin kendine ait olduğunu savundu, bol bol küfür etti ve beni engelledi sildi falan. Tabii ki öyle bir şey yok, Samet Gönüllü (sokrat st)’nün resmi sitesi de bize ait olacak. Bunun görüşmelerini çok önce yaptık biz. Domaini de duyururuz yakında, sokratst.com onlarda kalsın. Zaten panayıra çevirmişler siteyi, sağdan soldan ayıcıklar, tavşanlar çıkıyor, “üye olmazsan içerik görüntüleyemezsin kardeşş” hesabı. Sevmedim, nefret ettim. Alın hazır sisteminizi, kullanın o zaman dedim.

Ay ne çok konuştum, her şey birbirine geçmiş durumda kafamın içinde. onun için bu yazıyı okuyun geçin öylece. Ders çıkarın kendinize, hedeflere giden yollar bazen engebeli olabiliyor, bazen imkansız. Yine de gülümsemek güzel, gülümseyebilenleri görebilmek güzel. Ya da sadece sizin gözlerinizde ışıldayan gülümsemeler, en azından öyle sandıklarınız. Bir harfin dokunuşunun yarattığı.

Hiçbir şey için geç değil =)

Eee?

Merhabalar!

Son bir kaç saat içinde bana telefondan ulaşmayı deneyip de başaramayanlar varsa lütfen küfür etmesinler. Okulda üçüncü tenefüsteydik, birden telefonu titredi. Açtım, “Uğur Arıcı ile mi görüşüyorum?” dedi kibarlaştırılmaya çalışılan bir bayan sesi. “Evet” diye karşılık verdim. “İyi günler Uğur Bey, Yurtiçi Kargodan arıyorum.” dedi bayan. “Eee?” dedim ben de. “Adınıza bir kargo var” dediğinde de “Eee?” dedim. “İstediğiniz zaman şubeden teslim alabilirsiniz, 5,25 ödemesi var.” dedi. Ben de “Peki teşekkürler” falan derken ingilizce öğretmenimiz girmiş sınıfa. Geldi telefonumu istedi, diğer elimde de kapalı halde başka bir telefon vardı. Kendi mesaj hakkım bittiği için onu kullanıyordum. İkisini de aldı çantasına attı. O anı şaşkınlık içinde atlattım resmen. Çünkü öğle arasında olduğumuz için rahatça konuşuyordum telefonla, yani ben öyle sanıyordum.

Ders bitince falan yanına gittim işte “Öğretmenim benim telefonlarım vardı” dedim, “Eee?” dedi. “Onları geri alabilir miyim?” dedim, “Git müdür yardımcınla konuş.” dedi. Eee, şimdi gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Başka bir derse gireceğiz, derste telefon ne yapacaksın yasak mantığıyla vermezdi kesin, tabi bir de aynı öğretmen (ne tesadüf) daha önce de benden bir telefon almıştı, onun etkisiyle olay henüz tazeyken gidersem Vural Bey kesinlikle vermezdi telefonları. Bu düşüncelerle sınıfıma çıktım. Öğleden sonraki dört dersin ilki geometri, ortadaki ikisi seçmeli edebiyat, sonuncusu da rehberlikti. Seçmeli edebiyatımıza Vural Demir giriyor malum. Gerçi girmiyor demek daha anlamlı olur, defteri aşağıya inip imzalatıyoruz, sonra sınıfta test çözüyoruz (!) Onun dersi geldiğinde idari kata indim, sınıfa gelir mi gelmez mi diye yokladım. Her zamanki gibi niyeti yoktu. Okulumuzun çok sevdiğim sekreteri Zeynep ablamın yanına uğrayayım gelmişken dedim, bir de ne göreyim; Zeynep ablanın yüzü asık, bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyor. “N’oldu abla?” dedim, “Benim bilgisayar vardıya” dedi. “Eee?” dedim, “İşte o çöktü” dediğinde yine “Eee?” dedim. “İşte şimdi her şeyi baştan giriyorum bana yardım eder misin?” dedi. Kabul ettim, oturdum yanına, geri kalan üç ders boyunca o okudu ben yazdım. Tabii ki bitmedi ama tüm sınıfların listesini v.s. çıkarmıştık en azından. Okul bittikten sonra da kaldım biraz. Neyse, okul dağıldı, hemen hemen herkes gitti. Tabii ki Vural Demir odasındaydı. Sınıfa çıkıp eşyalarımı almadan önce yanına gidip öğretmenim telefonlarımı istiyorum gibisinden mıymıylandım o da “Eee?” dedi tabi doğal olarak. Biraz konuştuk falan vermeyeceğini anlayınca üstüne gitmeyeyim dedim. En azından sadece bir gün kalır, üsteleseydim bir hafta, bir ay, bir dönem falan diye uzardı kesin.

Topladım eşyalarımı, telefonum yok, dışarıyla iletişimim yok, Özgürle dersaneye gidecektik o da ortalarda yok. Biraz da can sıkıntısıyla gittim durağa bindim arabaya vardım avcılara girdim kargoya dedim benim paketim varmış burada. Kadın suratıma baktıı baktıı “Eee?” dedi. Onu verin dedim falan, getirdiler, açtım paketini. Gerçi zaten beklediğim bir şeydi ama görünce dayanamadım “Aaa, Eee!” dedim. Kadın kimliğimden bakıp bir şeyler yazdığı kağıttan kafasını kaldırıp bana baktı ve “Efendim?” diye sordu. Ben de cevabı yapıştırdım; “Size demedim, Asus Eee PC bu, geçen gün siparişini verdiğim netbookum!”

Daha önceden de Bana bir netbook Lazım! demiştim =) Ya netbook aldığımı anlatmam ne kadar ilginç, uzun ve belki de saçma oldu değil mi? =)

Şu anda yatağımda uzandım, küçük canavarımı kucağıma aldım ve yazmaya devam ediyorum. Resmen aylardır bunun hayalini kuruyordum. Bu daha başlanggıç tabi, bu canavarla daha neler yapacağız neler. Ürün gerçekten mükemmel. 160 gb hdd, 1gb rami ile işimi görür düzeyde. Ses çıkışı da gayet iyi, wireless çekim gücü de hoşuma gitmedi değil. Eski laptopum karşı dairede bulunan kablosuz modemin sinyalini benim odamdan alamazken bu canavar açtığım anda gördü, hatta “Dur abi zahmet etme ben bağlanırım” derecesindeydi. Aşırı memnunum, bakalım neler göreceğiz ilerki dönemlerde. Ürünün kutusunda batery notice diye küçük bir sticker gibi bir şey çıktı, açıkçası incelemedim. MediaMarkt kaşeli, iki senelik garanti belgesi, driver cdsi, kullanım klavuzu v.s Bir de çok hoşuma giden kumaşımsı, böyle elyaf mı derler neyse artık, köşesinde Eee PC logosu bulunan küçücük bir çanta vardı kutuda. Tabi tek gözü var netbook için. Ek olarak önünde arkasında gözleri falan yok, minicik ve mükemmel görünüyor işte =) Daha önceden gittigidiyordan bir liraya aldığım parmak mouseumu da bağladım direk, bugünleri beklercesine çalıştı alet. Artık istediğim her yerden bloglayabileceğim dostlar =) (tamam her yerde internetim olmayabilir şu an, ama en azından bir notdefteri açar yazarım, sonra yaynlarım. Şu anki hedefim; bir Vodafone 3g modem almak. Hadi bakalım lım =)

Kendinize iyi bakın! Hayırlı olsun diyenleri duyuyorum, teşekkür ediyorum =)

Bakar mısın?

Efendim ? Ben mi?

Evet evet sen. Sabahtan beri dikkatini çekmeye çalışıyorum. Saçlarımla oynuyorum, üstüne yıkılır gibi oluyorum, gözlerinin içine bakıp bana döndüğünde bakışlarımı kaçırıyorum, sırf sen duy ve ilgini çeksin diye arkadaşıma yüksek sesle bir şeyler anlatıyorum falan. Niye hiç bir tepki göstermemekte ısrar ediyorsun ki?

Farketmedim sanmayın, insanlar sürekli bunları tekrar ediyor. Uzun süredir gözlemliyorum, özellikle şu metrobüs seyahetleri sırasında daha belirgin oluyor. Özellikle okul günleri, okul giriş-çıkış saatleri civarında metrobüs ile seyahet eden liseli öğrenciler, yaşıtlarında bir karşı cins gördüğünde (sanıyorum artık refleks olarak) bu tepkileri veriyor. Bugüne kadar gidip konuşup da muhebbeti bağlayan, tek tek binip de araçtan beraber ayrılan kimseyi göremedim. Demek ki neymiş? Metrobüs ‘manita’ ayarlamak için uygun bir yer değilmiş. Zaten insanlar üstüste seyahat ediyor. Şansını zorlama işte.

İşin acı tarafı, bu moda girmiş olan biri kestiği kişi herhangi bir durakta indiğinde, arkasından hüzünlü hüzünlü bakıyor. Eğer ki inen kişi de, inmeden önce onun bu hareketlerini farketmiş ve inceden karşılık vermişse, indikten sonra o da dönüp bakıyor. Resmen bir ayrılık sahnesi canlanıyor. Sanırsın ki büyük bir aşkın son saniyelerine tanık oluyorsun.

Tabi bu aşka en uygun özlü sözler de şunlar olur heralde:

Gönlünde yer yoksa sevgilim, farketmez ben ayakta da giderim.

Aşk bir metrobüstür binmesini bilmeli, son durağa gelmeden inmesini bilmeli.

Geri geldim!

Heey!

Özlemişim yazmayı resmen. neden bu kadar uzun süre yazamadım bilmiyorum. Bazı blog yazarları için bu süre gayet normal, hatta daha fazla da beklenebilir diye düşünenler de var. Ama ben hep farklı düşünürüm zaten.

Yazamadığım o uzun zaman diliminde neler yaptım neler. Gerçi artık cepten facebook eleş olduğu için minik bloglamalar yapıyorum. Merak eden yine takip ediyor. Hem blogladıklarım, tüm sosyal ağlardaki hesaplarıma durum güncellemesi olarak düşüyorya artık. Bu yazıyı okumak için oradan bir bağlantıya tıklamışsınızdır belkide. Aa, bir de facebook notlarım bölümüne blogumdan rss aracılığıyla aktarım yapıyorum. Böylece artık bloglarım otomatik olarak facebookda birer not haline geliyor. Ay neler neler yapmışım.

Mesela aylardır, belki senelerdir fotoğraf çektirmiyordum. Hatta yüklediğim fotoğraflar falan hep 2008 bilemedin 2009 tarihliydi. Ama artık bir çok fotoğrafım var değişik değişik. Profesyonel stüdyoda çekilen de var tabi, yıllık için gittik çektirdik. Sevmedim desem yalan olur. Ayrıca o arada çok sevdiğim ekipmanlarım da yuvaya döndü. Gelir gelmez ortaklarımdan Ahmet Faruk Kara (power) için seferber oldular, sonra da bana hizmet ettiler. Bilen bilir hobi olsun eğleneyim diye kayıt alırım. Eh işte fena olmadı bence. (Yazıyon yazıyon da, nerden dinleyeceğiz bunu ya diyenlere myspace diyorum) Parçayı sevdiğim insanlardan Chivas ile beraber yaptık. Açıkçası çok sağlam işler yapıyor. Ekipmanını güçlendirmesi gerekli şu an sadece. Onun dışında her şeyini beğeniyorum.

Parçanın adresini verdik, fotoğrafları da flickr ve facebook’a ekledim zaten. Mesela sağ sütunda görebilirsiniz flickr aracılığıyla. Ya da yukarıdaki sosyal ağ bağlantılarıma tıklayabilirsiniz. hani şu logoları arkaya gizli olanlar varya, üzerine gelince yukarı doğru çıkıyor falan. Onlara falan tıklayabilirsiniz.

Uzun süre yazmayınca bu heyecanla geldim bir rüzgar estirdim sanki. Arada 14 şubat falan güme gitti, o gün için ne yazılar vardı aklımda. Neyse şansınıza küsün. kaderinize küfredin. (Kadere küfretmenin aynı zamanda allaha küfretmek olduğunu da unutmayın ama. Malum kaderinizi o yazıyor yahut yazdırıyor ya sizin.)

-

bu yazıyı başka bir yerden okuyorsanız aslında http://pumaxepidemic.com/geri-geldim.html üzerinden çekildiğini unutmayınız.

-

Özlettiğim için üzgünüm, kalın sağlıcakla :)

Her veda zor gelir…

Bu yazıya “merhaba” diye başlamak biraz ilginç olur sanırım =)

Aslına bakarsanız içimde hâlâ bir burukluk var. Neden bilmiyorum, niye böyleyim? Çok saçma değil mi? Zaten belliydi gideceği, gelmeden önce belliydi hatta. Kısa sürelik bir ziyaret, İstanbul misafiriydi sadece. Yuvası burada olsa da hem memleketine hem okuluna döndü sonra.

Şimdiye kadar okunan kısım gayet yanlış anlaşılabilir, anlatmak istediğime nazaran. Hayır, bir kızdan, sevgiliden bahsetmiyorum. (Zaten blogumda o gibi konulara hiç girmeyeceğim) Bahsettiğim kişi çocukluk arkadaşım, Hüseyin Can Keleş aslında.

Beşinci sınıfta tanıştık, hem sınıf arkadaşım hem de komşum oldu, birbirimize çabuk alıştık. Çok iyi biri, her şeyden önce farklı. Evet sizlerden farklı, ve herkes gibi olma çabası içinde değil. Kendi olmasını bilen biri, onun için bende daha özel bir yeri var. Dışarıyı umursamayan “koyver gitsin” tavırlarına sahip özel biri.

Yanlış hatırlamıyorsam lise ikiden sonra boğaz kenarındaki canımcım okulunu bırakıp memleketi Orduda, aynı statüye sahip bir okula geçti. Denizcilik okuyor kendileri. İyi denizci oluro ndan kalıbı falan var yani, 45 numara bot giyiyor boru değil.

On beş tatilin ikinci haftasında tatil için İstanbula geldi. Ve istisnasız her gününü benim için ayırdı. Burdayken de hep yaptığı gibi yardımcı oldu, sayesinde dükkanı ofisi falan toparlamış olduk. Ne istesem olur diyor. Ben de mutlu ettim sanırım birazcık onu. Geçtiğimiz perşembe (4 şubat 2010) Berk Bayındır’ı (Beta) ziyarete gittiğimde onu da götürdüm yanıma, şansımıza Server Uraz (Pit10) da oradaydı. Onları görebilme, konuşabilme şansı oldu. Hatta Server Uraz’ın arabasına bile binmiş oldu vesileyle (34PIT10). Tüm Orduda bunu yapabilmiş tek kişi olduğuna eminim diyebilirim :)

Bir de fotoğraf çektirdi orada, Berk Bayındır’ın evinde, kendi odasında, bir tarafta Beta, diğer tarafta Pit10 ortalarında Hüseyin iyi bir fotoğraf oldu =) Mutlu oldu. İnsanları mutlu etmek hoşuma gidiyor.

Az önce Avcılardan Görele Seyahat’in otogar servisine bindirdim kendisini. Orduya geri dönme vakti gelmişti çünkü. Umarım kazasız belasız gider. Kendine çok iyi bakmasını tembihledim.

Siz de kendinize iyi bakın, ve unutmayın; Ne olursa olsun mutlu kalın! =)

Haberiniz Olsun!

Heey!

Saat gece 02:14 falan. Uyuyan milyonlar var bu ülkede, gerçi gözleri açıkken de uyutuluyor ya onlar. Neyse.

Uykum hem var gibi hem kaçık gibi, bilmiyorum. Kendi bilgisayarımda da değilim. Sinir bozucu. Msn de yok burada, ki kullanacak mıyım artık ?

Ama bu bilgisayar hoşuma gitmiyor değil, beni pek etkilemese de sizlerin hoşuna gidebilir belki. Sadece lcd ekrandan oluşuyor kasası falan yok, klavyesi faresi kablosuz, kablo kalabalığı yok. Her şey ekranın içinde gizli falan. Güzel tabi, o appleın devasa boyutlardaki ve mac kurulu, adamı kanser eden, makinalardan değil. Gayet bildiğiniz 17″ monitçrün arkasına işlenmiş. Xp işletim sistemi kullanıyor, ya da siz ne kurarsanız falan işte.

Yine neyse diyerek devam ediyorum.
Yazıyı yazmamdaki asıl amaç blogla alakalı bir şey duyurmak istememdi. Bazıları bilir (ne bazılarıymış be)  ben durum güncelleştirmelerimi helloTxt ile yapıyorum. Durum güncelleştirmemi tek bir yere giriyorum, o da otomatik olarak tüm hesaplarıma gidiyor. Facebook, MySpace, Twitter ve Friendfeed’i, aynı zamanda kendisi olan helloTxt’yi eş zamanlı güncelliyor. Bunu ileride detaylı anlatabilirim aslında. Ki ben bunu uzun süredir kullanıyorum. Değinmek istediğim konu şurası, blogum için bir eklendi bulunduğunu fark ettim hellotxt’de. Hemen baktım kurcaladım çözdüm. WordPress için bir eklentileri var. Blogunuza kurup aktif ediyorsunuz, size verilen userkey ile onaylıyorsunuz. Ve artık, her yazınız hellotxt’ye aktarılmış oluyor. HelloTXT’de otomatik olarak bunu üzerine eklediğiniz hesaplara,yani facebook, twitter, myspace gibi yerlere atıyor. O uygulamayı kurdum, aslına bakarsanız bu yazıyı da test etmek için yazıyorum.

Hadi bakalım lım! =)