Hayatımdan

LYS Sonucum

YGS Sonucumu duyurmuştum, LYS her ne kadar beklediğim gibi olmasa da onu da duyuracağımı söylemiştim işte duyuruyorum. Malum, bugün açıklandı. Ben yine YGS’de yaptığım gibi TC Kimlik numaramı bir kenara yazıp kopyaladım, http://lys2010.osym.gov.tr adresinde bir bekleyişe geçtim. Resmen yine hiç beklemediğim halde heyecan hissettim, sürekli F5 yaparak yeniledim sayfayı. Son saniyelerde emin olmak için tc kimlik numaramı tekrar kopyaladım, ve sonraki yenilememde sistem saati 10:29:58di, biraz bekleyip tekrar yeniledim, form karşıma geldi, direk yapıştırıp sonucu aldım.

Aslında pek problem etmiyordum ama böyle de beklemiyordum, tamamen umduğumdan da beter bir sonuç diyebilirim. Çok mu kötü? Hayır değil belki ama en azından daha iyi bekliyordum. Neyse, haydi bakalım hayırlısı daha neler göreceğiz. Yarın Bilgi Üniversitesine gidip yetenek sınavlarıan bakınacağız falan ortaklarımla. Hee unutmadan, işte puan sonuçları:

Puanlarınızın hangi üniversitelere uygun olduğunu öğrenmek için tıklayın!

SINAV PUANLARI VE BAŞARI SIRALARI YERLEŞTİRME PUANLARI VE BAŞARI SIRALARI
ALANINDA ALAN DIŞI EK PUANLI
PUAN TÜRÜ PUANI BAŞARI SIRASI PUAN TÜRÜ PUANI BAŞARI SIRASI PUANI BAŞARI SIRASI PUANI BAŞARI SIRASI
YGS-1 269,031 0311329 Y-YGS-1 323,636 0294044 312,715 0306240
YGS-2 247,996 0329501 Y-YGS-2 302,601 0300283 291,680 0324503
YGS-3 351,089 0139836 Y-YGS-3 396,239 0149114
YGS-4 350,204 0116894 Y-YGS-4 406,641 0115425 395,354 0125460
YGS-5 340,222 0183280 Y-YGS-5 397,733 0171597 386,231 0186959
YGS-6 304,888 0270317 Y-YGS-6 362,399 0244599 350,897 0267147
MF-1 204,041 0342408 Y-MF-1 258,646 0319590 247,725 0331702
MF-2 185,391 0350634 Y-MF-2 239,996 0321546 229,075 0336785
MF-3 189,395 0333598 Y-MF-3 244,000 0308970 233,079 0322444
MF-4 200,698 0337835 Y-MF-4 244,382 0327321
TM-1 285,328 0191837 Y-TM-1 342,839 0192223 331,337 0194196
TM-2 298,152 0154393 Y-TM-2 355,663 0158116 344,161 0159287
TM-3 313,635 0118681 Y-TM-3 371,146 0122935 359,644 0123692
TS-1 312,667 0077970 Y-TS-1 369,104 0066942 357,817 0077055
TS-2 324,657 0083414 Y-TS-2 381,094 0074365 369,807 0084891
DİL-1 Y-DİL-1
DİL-2 Y-DİL-2
DİL-3 Y-DİL-3
Adayın 2009 Yılında Yerleşme Durumu YERLEŞMEDİ

Çünkü ben Uğur Arıcıyım!

Biliyor musun Uğur dedim kendi kendime. Biz aslında sadece, sadece sen ve bendik. Ben ve Uğur, yani sen ve ben işte.

Her şeyimi sana danıştım, çünkü baya baya takılıp üzerine düşündüğüm noktalarda en mantıklı cevaplar seninkilerdi, ki bir çok kere de ancak sana güvenebileceğimi görmüştüm. Bu, beni şanslı kılmandan çok, hiç değilse ölüme götürmemendendi sanıyorum. Ki büyük ihtimalle bu bana ihtiyacın olduğundandır, tek kişilikli bir deli kimsenin işine yaramaz, ben seni def edemem, sen beni yok edemezsin. Zaten bizi kimse kabullenmiyor, kabullenemez de. Onun için Uğur, bunu aklından çıkarma. Biz aslında sadece sen ve ben olacağız, diğerleri aynı gemide yol aldığımız yolcular. Ve fark ettim ki çoğunu deniz tutuyor bunların. Başta “ben iyiyim” diye avutuyorlar hani bizi, kimisi abartıp “Uğur Arıcı ile seyahat etmek benim için bir onurdur” diyip cılız bir gülümseme sergiliyor, bazısı köpürüyor, altımızdaki deniz gibi. Kimisi fırtına halindeki denizden çalkantılı, kimisi fırtına sonrasından daha çarşaf. Onların çoğu da kirli çarşaf. Beyoğlunun arka sokaklarındaki üçüncü sınıf bir motelin güneş görmeyen bir odasındaki haftalardır, belki de aylardır değiştirilmemiş bir çarşaf gibi. Odaya girdiğiniz anda anlarsınız bunu ama motel sahibi ısrarlıdır temiz olduğuna dair, odadaki düşük miktarda loş ışık lekeleri birer gölge oyunlu olarak yutmanıza bile sebep olabilir. Ama çareniz yoktur artık, ne kadar kirli olursa olsun vücudunuz en savunmasız haliyle o çarşaflardadır artık.

Deniz, deniz diyorduk. Çarşaf gibi denizler, özlem dolu bakışların fırlatıldığı ve en ufak hareketinde kocaman bir beklenti dalgası uyandıran denizler. Gerçekleri yutan, yalanları gizleyen denizler. Denizler…

Sadece karalar arasındaki sonsuz su molekülünü barındırmazlar, en büyük umutları barındırırlar içlerinde. Çünkü, her yere ulaşır onlar, az önce kıyına vuran dalga kim bilir hangi kıyılardan sekti daha önce? Acaba kaç kişi beklenti dolu kalbini açtı o dalgalara? Kimlerin izlerini taşıyor, kimlerin ağıtlarını sürükledi sana, kimlerin aşk şarkıları, kimlerin göz yaşları…

Derinde, çok derinde çok farklı şeyler var Uğur, çok gereksiz görünenleri irdelemek bizi her zaman “gereksiz konuşan” olarak gösterse de değindiğimiz detayları kullanarak göreceliliği kendi yararına kullanan insanların varlığını bilmek huzur verici değil mi?

Hep mutlu olsunlar istedik, tanıştığımız insanlar, tanıdığımız insanlar, bizi tanıyan insanlar bir şekilde mutlu olsun istedik. Onlara bu mutluluğu sağlamak için çok kere kavga ettik seninle, tabii ki ikimiz de mutlu olmalarını istiyorduk, sadece nasıl mutlu olacakları konusunda tartışmalarımız vardı. Şimdi dönüp baksak, kim mutluydu, eğer mutlularsa, hangimizin seçtiği yol doğruydu. Şimdi hangisi doğru ? Doğru yaptığımız ne vardı? Bunlar kime göre doğruydu?

Ne olursa olsun, gerçek bir gülümsemeyi ancak birileri gülünce sergileyebiliyoruz diye, onlar gülene kadar ağlamak doğru muydu? Bizi ağlatan herkesin asıl niyetinin o olmadığına odaklanıp, hiçbirine daha kızmadan affetmek doğru muydu? Yardım istiyorlar diye işimizi gücümüzü bırakmak, yapılmamış işin faturasını fazlasıyla ödemek doğru muydu?

Biliyor musun, birileri mutlu olduğu sürece doğru olduğuna inanıyorum hâlâ. İşte asıl sorun orda. Yaptıklarımızla mutlu edebildiğimiz kaç kişi var? Ya da birileri var mı? Onları mutlu etmemizle, etmeye çalışmamızla ilgilenen birileri var mı? Bizim borçlu hissettiğimiz onca insana karşın, bize karşı suçlu hisseden birileri var mı? Niye değer verdikçe değersiz olduk mesela? Değerli hissettirdiklerimiz bunu düşündü mü hiç? İstenilenleri, hatta içten içe istenilip dile getirilemeyenleri gerçekleştirmeye çalıştık hep, Uğur ve ben, ama hep göze battık, sen ve ben, hep kalabalık, hep gereksiz, hep suçlu olduk. Bazen güçlü, bazen güçsüz ama genelde güçsüzün yanında, onun da haklarının, haklı olduğu yönlerinin açığa çıkarılması için uğraştık.

Değer verdik, ne kadar değer gördük? Bu iki zihniyeti tek bedendeki çatışmalarından sıyırmaya çalışıp dışarı yansıtan tek bir ağzımız vardı ve bu ağız genelde sevilmeyen sözler sarf etti. “Seviyorum” derken bile şüphelendi herkes. Nerede ciddi olduğumuzu asla anlayamadılar çünkü. Onun için birbirimize hep sorduk, “neden?” diye.

Neden böyleydi insanlar? Neden tutarsız? Neden duyarsız? Niye her kural benim aleyhimde? Her sevgi benden uzak? Neden her bakış aşağılayıcı, her söz kırıcı? Neden her yardım tuzak dolu, her yarın karanlık? Peki neden benim değindiğim noktaları değersiz görüp atlayan insanlar, yeri geldiğinde onlara bile sonsuz önem gösterirken ben hep önemsiz oldum? Ve en önemlisi, neden ben (biz ‘Uğur ve ben’) olduğumuz gibi kabullenilemedik?

Tamam itiraf ediyorum, tabii ki bu bol “Neden?” içeren sorgulamaları yapan tek kişi ben değilimdir, ancak cevap aramaktan vazgeçen tek kişi ben olabilirim. Uğur bunu fark etmemi sağladı. “Ne yapıyorsun?” dedi, “İşte buradayım ya. Benden daha iyi bir sebep mi arıyorsun? İnsanlar bizi kabullenemiyor, çünkü ben varken sen daha fazla düşünüyorsun, daha fazla yer kaplıyorsun böylece onlar için daha fazla sorun oluyorsun. Çünkü sen, bensin. Cevap aramaktan vazgeç!”

Haklıydı, itici ve rahatsız edici olmam normal, kabul edilemeyen olmam normal, daha önce de dediğim gibi ben farklıyım, ben Uğur Arıcıyım. Sevmediklerinize sahip olan, sevmediklerinizi seven, sevmediklerinize değer veren. Sorunlarınızı dinleyen ama sorunlarını bir türlü dile getiremeyen benim mesela. Genelde karşılık beklemeden değer veren ama mutlu olabilmek için de ona değer veren birkaç kişiyi kaybetmek istemeyen de benim. Çünkü ben Uğur Arıcıyım, kimsenin anlayamadığı çocuk, bazen kendisinin bile! =)

Unutmadım!

Heyt be, ne kadar çok oldu yazmayalı. Ama gerçekten unutmadım hiçbir şeyi, zamanım olmadı, zamanım varken de isteğim olmadı yazamadım falan işte. Takip edenlere çok özürler, aktif olarak yazdığım günlerde günlük ziyaretçim 200e yaklaşıyordu, en az 50-70 arası oluyordu, şimdi standart ziyaretçi miktarı günlük 40-50 civarı. Yılmadan göz atanlara teşekkürler.

Öncelikle 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun. Türkiye’min genç ve dinamik halkının yaptığı kutlamaları takip edebildiğim her yoldan takip ettim diyebilirim. Bu heyecanın hiçbir zaman azalmayacağını, her sene daha da coşkuyla kutlanacağını bilmek ne kadar güzel. Övünebileceğimiz değerler bıraktığı için Atatürk’e minnettarım. Bu arada, bugün (aslıdna teknik açıdan dün) yani 19 Mayıs 2010′da, Kanal D saat 13.00 haberlerini sunan bayan spiker, bültenin girişinde “19 Mayısın 81. Yıl dönümü kutlu olsun” dedi, ben de doğal olarak sinirlendim. Hemen kanald.com.tr’den mail attım falan, bu ne kadar etkili oldu bilmiyorum ama bayan hemen özür dileyerek hatasını düzeltti. Bunu anlık olarak tweetledim. Sevinmedim diyemem açıkçası.

Nisan ayında sadece üç yazı yazmışım. Ayın 10unda, 20sinde ve 30unda. 10 günde bir yazma moduna girip de o günü kaçırınca sonraki 10un katı olan güne mi atıyorum otomatikman bilemedim. Zira bugün mayısın 20si, yani mayısın 20sine gireli iki saat dokuz dakika olmuş netbookumun saatine göre.

Neler neler oldu ya yazamıyorken, her zamanki gibi yine birçok değişim oldu hayatımda, yaşantımda, standartlarımda falan. Tatsızlıklar yaşandı, yanlış anlaşılmalarla mağdur oldum, yanlış anlayıp gaddar oldum, sessiz kalıp itici oldum, çok konuşup şüpheli oldum falan ama her halimle Uğur Arıcıyım.

Cidden öyle uykuluyum ki, yine de yazı yazmayı özlemişim. Uzun süredir yazmadığımdan mı yoksa bayılacak derecede uykumun olmasından mıdır bilinmez yazıyı toparlayamıyor ve saçmalıyormuşum gibi hissettim. Yok ya, Uğur Arıcı yapmaz öyle şey.

Aa, size duyurdum mu bilmiyorum ama buraya bloglamaya deavm edeceğim tabi ama kişisel site olarak kullanacağım domain(ler)im var artık. Şöyle açıklayayım; 11 nisan günü ugurarici.com’u almak üzere domaini sorgulattım ve dolu olduğunu gördüm, canım sıkıldı tabi, kim aldı yaa gibisinden ama nasıl oldu bilmiyorum, bir şekilde göremedim. Ben de gidip ugurarici.com.tr’yi aldım. Ondan iki gün sonra, yani 13 Nisan’da ofiste benim için  ”süpriz” olarak düzenlenen doğum günümde, ortağım Ahmet Faruk Kara bana hediye oalrak ugurarici.com’u aldığını söyledi. Şaşırdım, sevindim, mutlu oldum falan işte. Yani anlayacağınız: artık ugurarici.com da, ugurarici.com.tr de bende, ohh miss nasıl sevindim nasıl sevindim. İkisi de aynı yere çıkacak elbet, kafamda çok basit bir şey var, öyle fazla kalabalık olsun istemiyorum, daha resmi bir şey. Malum resmi tavırlar, resmi konuşmalar kadar resmi bir imaj bırakmak önemli tabi karşıdakinde.

Aa, karşıdakinde resmi imaj derken, bir tercümanlık sitesi için anlaşmaya vardık bir müşteryle ve onun çalışmalarına başlayacağız. Ayrıca bu yazamama döneminde, Blue Organization’ın ilk toplantısını düzenledik. Sarp Palaur’un evinde toplandık. Sidar Yıldırım, Sarp Palaur(şanışer), Berk Bayındır (beta), Samet Gönüllü (sokrat st), Basri Fırat Bayraktar (kamufle), Cumali Efrah ve Nitro olarak ben ve ortağım Ahmet Faruk Kara ekip olarak çalışmalarımızdan, işlerin gidişatından ve geleceğinden konuştuk falan. Sonuçların bir çok kişiyi mutlu edeceğini sanıyorum ve çok iyi ürünler geldiğini düşünüyorum.

Bu toplantı sonrasında berkbayindir.com için Berk Bayındır ile bir plan program yapma aşamasıan geldik gibi falan işte. Tabi bu yazamama dönemi içinde biz http://sarppalaur.com ‘u da yeniledik. Tasarımı ortağım yaptı, ben de çıtır çıtır kodladım. Ve yine aynı dönem içinde, Nitro bünyesinde bulunan Cevdet Engin’e doğum günü hediyesi niteliğinde http://cevdetengin.net ‘i kurduk. İtiraf ediyorum ki bu saatlere kadar kalmamın sebebi de http://pit10.org üzerinde, sistem güncellemesi ve ufak değişiklikler yapmaya uğraştığımdandı. Hazır uykulu halde her şeyi açıklarken blueorganization.com için de yeni bir tasarım ve sistem geleceğini duyurayım buradan.

Ayrıca iyi hatırlattınız, LYS başvurumu yaptım tabi. LYS 1, 3 ve 4′e gireceğim, ben 5′e de girmek istiyordum da neden vazgeçtim, hatta ne zaman vazgeçtim bilmiyorum. Haydi hayırlısı.

Ki bir şeylerin daha hayırlı olabilmesi için en kısa zamanda uyumalıyım bence. Uzak kaldığım için kusura bakmayın, yine eskisi gibi güncel olabilmek umuduyla. Bu arada güncel olamasam da sitenin ziyaretleri, gugıldan birilerine göz kırpıp birilerini siteye çekmesi falan gayet iyi durumda bence, hoşuma gitmiyor değil. PageRank değerim hâlâ 2, sonraki güncellemede neden artmasın ki =)

Hadi iyi geceler!

YGS Sonucum!

Birkaç gündür okulun malzeme odasında bir başıma okulun tanıtım bültenini hazırlamak için didiniyorum. Malum rahat çalıaşbilmem için bana sağlanan dizüstü bilgisayarda internet de var. İçerik hep bilgisayarda da olsa bugün bu internetin faydası baay bir dokundu bana. http://ygs.osym.gov.tr adresini rahatsız etmeye başladım oturduğum gibi. Malum bugün sonuçlar açıklandı. 10:30da görebileceğimiz söyleniyordu ve ben sayfayı sürekli yeniliyordum. Saat 10:29:59u gösterdiğinde duraksadım, derin bir nefes aldım. Orada zaman kaybetmemek için TC Kimlik numaramı daha önceden bir not defterine yazıp panoya kopyalamıştım. Sayfayı tekrar yenilediğim gibi TC Kimlik numaramı isteyen form geldi karşıma. Direk yapıştırıp gönder butonuna tıkladım ve sonucumu aldım. Açıkçası beklediğim gibi geldi. Benim için iyi bir sonuç diyebilirim yani. Ancak sonradan gelip yanımda sorgulama yapanların puanlarını görünce kafam kurcalanmadı değil. Yine de sizler biliyorsunuz zaten bendeki bu sınav olayını. Benim için gayet iyi bir sonuç diyebilirim. Hadi bakalım LYS bize neler gösterecek.

Unutmadım unutmadım puanımı sunmayı, aynen benim gördüğüm şekilde aktarıyorum size buyrun:

ÖSYM

2010-YGS Sonuçları
Sonuç Açıklama Tarihi: 30 Nisan 2010
T.C. KİMLİK NUMARASI 1*********0
ADI VE SOYADI MEHMET UĞUR ARICI
TESTLERDEKİ DOĞRU VE YANLIŞ SAYILARI
TÜRKÇE SOSYAL BİLİMLER TEMEL MATEMATİK FEN BİLİMLERİ
Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış
31 04 29 07 21 02 00 00
PUANLARI VE BAŞARI SIRALARI YGS-1 YGS-2 YGS-3 YGS-4 YGS-5 YGS-6
PUANI 269,031 247,996 351,089 350,204 340,222 304,888
BAŞARI SIRASI 0311329 0329501 0139836 0116894 0183280 0270317
LYS’LERE GİRME DURUMU GİREBİLİR

2E2S8:250Sorgu Sayfası

İyi Geceler Türkiye!

Yarın ki YGS için hazırlanmış olan milyonların çoğu çoktan uyudu, kalanları da son hazırlıklarını yapıyor. Ben de yatağımda uzandım Sidar Abimle son bir konuşma yaptım, yarın sabah Bayrampaşa Tuna Lisesinde gireceğim şu sınav için hazırım sanıyorum. İşin kötü tarafı heyecan yapamıyorum, yani bir numarası yok gibi bu sınavın. Ya da abartamıyorum diğerleri gibi. Sonuçta onlarca, yüzlerce denemeye girdik, herkes kendi seviyesini biliyor olması gerek.  Aslında bu şekilde alt sıralara düşerek benim yükselmemi sağlıyorlar, bu da iyi bir şey tabi kişisel olarak.

Yarın sabah alacağım kitapları elime, gidip sınav yerinde çalışacağım resmen. Görüp de morali bozulan en az 100 kişinin önüne geçerim sıralamada =D Bu sınava toplamayı yapamayan insanlar falan katılıyor resmen. Kalabalığı abartmamak gerek, kimse heyecan yapmasın bence ya =D

Bu yolda bana destek olan herkese  teşekkürler, yapabileceğimi biliyorum.

Bu arada, hep sağ el bileğimde bulunmasını istediğin o dövmeyi yaptırdım. Geçici olanından tabi. gayet şık durdu K. Atatürk imzası. Silindikçe yenilerim sanıyorum.

Şimdi sınavdan önceki birkaç saati iyi değerlendirmek adına ben de uyuyorum.

İyi geceler Türkiye, herkese başarılar =)

Keşke

Bugün altı nisan iki bin on. Lisedeki son senemi okuyorum. Hatta bu hafta sonu üniversite sınavının ilk ayağına giriyorum. Sen bilmiyor olabilirsin, sistem yine değişti. Keşke diyorum, keşke yanımda olsan ben o sınava girerken.

Sen gideli çok uzun zaman oldu, hatırlamak istemiyorum bazen. İçimdeki, seni yaşamış olan Uğur’u açığa çıkarmak istemiyorum. Zaten senden sonra hep isimler taktım kendime; bocek, bocekxxx, pumax, epidemic, pumy. Çoğu anlamsız hatta. Ama kimse senin gibi Uğur diyemiyordu bana; “Uğurum”. Kimse sahiplenmedi beni senin gibi. Kimsenin yanında rahat hissedemedim kendimi.

Kendimi o kadar alıştırmıştım ki seni hatırlamamaya, engel oluyordum her seferinde. Ama hep aklımdaydın, ve yoğunlaştığın her an ağlıyordum. Seni kendime yasaklamak o kadar iğrençti ki, tüm ömrümü seninle planlamıştım,her şeyim sana dayalıydı. Ne hayal etsem hep sen vardın. Ama sen gittin… Gereksiz yere bunu normalleştirmeye çalıştım, kabullenmeye. Ama beceremedim, unutmuş gibi yaptım; unutamadım.

Alıştım sandım bir ara, sensizken de nefes alabiliyorum sonuçta, ama kafamı göğsüne dayayıp uzanmışken, nefeslerini takip edip seninle birlikte nefes alıp vermeyi çok özledim… Bir gün fark ettim ki, görüntün siliniyor aklımdan. Senden o kadar kaçmışım ki önce detayların gitti, sonra yüz hatların. Göz rengini hatırlayamadığım zamanlar oldu. Kendime kızdım, nefret ettim. Bir zamanlar sürekli seni sayıklarken, şimdi sürekli derinliklerinde kaybolduğum gözlerinin rengini bile hatırlayamıyorum diye çok dövündüm. Sonra herhangi bir resmini bulmak istedim, çok eskilerden buldum da. Ve o zaman fark ettim ki; beraber düzgün bir resmimiz bile yok. Ama sen hepsinde benim hatırladığım gibisin, yeşil gözlerin ışıldarken, gülümsüyorsun sürekli.

Bencilliğimden olsa gerek, en çok üzüldüğüm anlarda yanımda ol istiyordum, gerçi sen aklıma geldikçe üzülüyordum da, orası başka. Ama yine de, en iyi haberlerimi ilk sen duy istiyordum, hâlâ istediğim gibi. Mesela kimse senin gibi kutlayamadı beni bugüne kadar. Benimse hep keşkelerim arttı. Her an, her olayda, hep yanımda ol istedim. Hep gül istedim. Hep keşke dedim, keşke burada olsa.

Canımı acıtan en büyük keşkeler ise sana söyleyemediklerim yüzünden doğdu. Keşke sen usanmadan dinlerken anlattığım onca gereksiz şeyin arasına, sık sık ekleseydim seni sevdiğimi.Sen her fırsatta dile getirirken ben de söyleyebilseydim sana. Keşke, gitmeden önce son bir kez olsun söyleyebilseydim sana seni her şeyden çok sevdiğimi. Keşke bir fırsatım olsaydı bunun için, sadece bir kere de olsa, son bir kere de olsa söyleyebilseydim seni seviyorum diye; “Seni seviyorum baba”

Deli miyim?

Söyle söyle çekinme. Alışkınım ben hepsine. Gerek yok dinlemene de. Konuş konuş, kim dinliyor ki, kimene.

Özlemişim yazmayı ya. Ne kadar yoğunsam sanki, ama zaman ayırmam gereken şeyler var tabi, gerisi de benim üşengeçliğim çaktırmayın. Uzun süredir yazamıyorum falan, bana ulaşabildiğiniz her yerden bir şeyler karala diyorsunuz, beceremiyorum zaman olmuyor falan diye geçiştiriyorum. Hadi üşengeçliği de geçtim, yazı yazmak için oturuyorum, gelmiyor aklıma hiçbir şey resmen.

Bir de fark ettim ki, artık canım sıkkınken daha fazla bir yazma isteği doğuyor içimde. Çoğunuzun duası gibi bir şey. Deli miyim neyim? Bir türlü olamadım ya sizin genellemeleriniz içinde, bir türlü de garipseyemedim bunu. Ah ki ne ah.

Ee, bakalım, ne yaptın da yazmıyorsun diyenlere yazıyorum şimdi, kısaca açıklayayım bari. Pek kısa olmayacak sanki;

Aklıma ilk gelen Boğaziçi Üniversitesi gezisi oldu resmen, ben daha önce bizim sınıf ile gitmiştim, ama bloglamamışımdır büyük ihtimalle. Twitlerden falan görebilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde de okulda avareydim öyle, baktım kapı kısmına doğru bir hareketlenme falan var, ee içinde tanıdık yüzler de var. Hemen koştum gittim, sordum soruşturdum, Boğaziçi Üniversitesine gittiklerini öğrendim aralarına sızdım. Bindik servise gittik, kaçak bir şekilde içeri girdik. Malum koskoca üniversite n’apacak sanki liselilerle, ziyaretçi kabul etmiyor tabi. Biz de biz sizin öğrenciniz ya hesabı elimizi kolumuzu sallaya sallaya dalıyoruz içeri dolaşıyoruz her yeri. O zaman üzerine bomba sarmış biri falan da gayet girebilir mi derseniz, evet girebilir. Allahu ekber der çeker pimi. Ohh miss.

Neyse, daha önceden de gittiğim için pek yenilik yoktu, hatta bu bilgilerimi diğer arkadaşlara artistlik hareketler olarak sundum. Yok efendim burası şöyle, şurada şöyle yapıyorlar. Bu kantinin tostu iyi, sıcak çikolatayı diğer taraftan alırız, en iyi manzara aha da şuradan gözüküyor gibi. Ama geçen seferkinden farklı olarak bu sefer Bebek çıkışından çıktık. Çetin bir yokuştan aşağıya doğru inerken Beren Saat (bu isim nereden tanıdık geliyor lan diyenler için gelsin: Bihter) böyle yeşil Range Rover’ı ile hoop süzülmüş yanımızdan. Birileri koştu peşinden ışıklarda yakaladı bak baktı falan böyle, ilginç bir manzara tabi. Neyse döndük Rumeli Hisarı’na doğru, aha ileride de gayet Aşk-ı Memnu çekim araçları, böyle koca koca kameralar falan var. Açmışlar bir masa yok soğuk sandviç, ılık kahve, sıcak çay takılıyorlar öyle. Merhaba dedim, afiyet olsun dedim. Yüzsüz herifler, 20 tanesinden 5i kafayı kaldırdı bir şeyler dedi. Diğerleri de yemek yerken ki hayvanlıklarını gizlemek için falan olsa gerek ki bir şey diyemediler. Malum boru değil; Uğur Arıcı!

Neyse efendim, Rumeli Hisarından -afedersiniz kıçımıza baka baka- geri döndük.Haftada sadece bir gün ziyaretçi kabul edilmiyor, o da çarşamba, o da bizim gittiğimiz gün. Bu sefer aynı şekilde geri döndük, Bebek Camii’nin önünde buluşulacağı oradan servislere binileceği söylenere, belirli bir saatte orada olmamız istendi. Yürüdük mürüdük,, yolda ilginç olaylar yaşadık falan. Eğlendik baya ve sonunda vardı bahse konu mekanda. Millet oturdu yemek yiyor falan, ben de çakalımya, açtım hemen netbookumu, baktım kablosuz ağ var mı diye. Varmış. Çat diye bağlandım. Açtık fespuktan Ata Demirer’in Fasulya klibini izliyoruz falan derken. Özgür geldi “Oğlum Ata’yı bulduk lan!” dedi. Hee dedim gel izle. Yok oğlum aha karşıda oturuyo herif falan diyince başta şöyle bir sallandım falan ama sonra dank etti; “Bebekteyiz lan!” Hemen topladım aleti edavatı, gittim yanlarına. Harbiden o, Ata Bey oturmuş yolun karşı köşesindeki bir lokantaya, bir kaç kişinin muhabbetinin de eşliğinde yemek yiyor. “Gidelim”, “gitmeyelim” falanlar havada uçuştu falan, dedim ben gidiyorum gelen gelsin. Hoop geçtim karşıya tam varacağım yanına döndü yanındaki bayana bir şeyler anlatmaya başladı falan. Ben de bozuntuya vermeden devam ettim dümdüz, arkadaşalr da peşimde tabi. Sonra aynı şekilde geri döndüm, baktım yemeğe dönmüş, hemen yönümü sapmadan gittim yanına. “Merhaba abi, seni görmek ne kadar güzel, demin Fasulyayı izliyorduk arkadaşlarla, çok iyi olmuş, filme de gittim o da çok iyi abi” falan gibi baya bir şey sıraladım. Ben konuşurken o bir şeyler çiğniyordu falan, o arada ben de elimi uzattım elimi sıktı, yutabilince “Saol canım”dedi ve ben de konuşmanın orada bittiğini varsayarak gittim servisime bindim, okuluma döndüm. Sevindirici oldu tabi, severim Sayın Ata Demirer’i =)

Okulda kısa süreli bir ziyaretten sonra evime dönmek üzere çift katlı otobüse bindim, üst katta en arkaya oturdum. Ne yazık ki kendi durağımı geçerken uyumaya devam etmişim öylece. N’apsam, n’apsam derken geldiğimiz durağa bir baktım; Sarp abiye gayet yakınım. İndim ona gittim, evdeydi. Baya da özlemiştim, yemek yaptık, yedik, bol bol sohbet ettik. Tabi onsuz gittiğim için ortağım Ahmet Faruk Kara (power) bir hayli tepki gösterdi bana, kendisinin de yalnız gideceğini ve intikamını alacağını falan da ekledi.

Ondan sonraki, ya da ondan da sonraki gün ise İstanbul Üniversitesindeydim. AlpEren abim orada okuyorlar malum, beni kapıdan aldı, gayet hoş bir sunumla okulu tanıttı bana. Zira Boğaziçinde “Zaten öğrenciyiz biz” ayağına takıldığımız için her şeyi tabelada yazanlar dahilinde yorumluyorduk. Orada baya derin şeyler falan öğrendim. İşin ilginç kısmı; arkadaş o okuldan çıkıyorsun, tramvay raylarının okul tarafında kalan değil diğer tarafında kalan bölümde bir büfe var ki ne büfe. Büfe demeye şahit falan istemez, hiç kimse oranın büfe olduğuna dair şahitlik etmez çünkü. Envai çeşit yiyecek falan var, kavurmalı tost yedim aşık oldum. Sosisli m idersiniz, köfte mi, içli köfte mi, patlıcan, kabak, havuç, soğan falan kızartma mı dersiniz. Böyle mezesidir ezmesidir, ne ararsan var. Sosisli siparişi veriyorsunuz, adam ne koyayım içine diyor çatır çatır dizdiriyorsunuz, amerikan salatasından biber salçası tarzı bir şeye, dediğim kızartlamardan bildiğiniz patates kızartmasına her şey var. Malum günümüzün büfelerde olmazsa olmazı tavuk dönerleri falan da var. O tarafa giderseniz turistlere gacırdatma niyetindeki lokantalardan ziyade o büfeyi tercih etmelisiniz.

Başka da hatırımda kalmış bir şey yok pek. Cumartesi günü her cumartesim gibi geçti. Sabahtan dükkana, oradan dersaneye, oradan da eve. Ne odun bir yaşantım var resmen. Aa bu arada, cuma günü yanılmıyorsam Vurgu‘nun yeni albümünün (Fırlama Darbuka) kapağının teslim mailini attım. Yani dosyalrı paketledim, mailde eke koyum yolladım. Yaptığım buydu. He bir de tracklisti yazdım falan o kadar. Albüm gerçekten iyi olmuş bence. Malum Türk Malı jenerik müziğini de X-ir Gökdeniz ile birlikte yaptılar. İndirin dinleyin yani, insanlar emek verip böyle güzel şeyleri ücretsiz olarak sunuyorlar size, bunları değerlendirin.
Cumartesiye dönecek olursak, tek ilginç yanı gece geç saatlerde Furkan Özkan’a kişisel sitesi (mahsusa.org) için yardım etmem oldu. Gayet zevkliydi, kod avcılığına bayılıyorum. Kodları elimize verip, içindeki bir kaç şifrelemeyle falan bir çok şeyi engelleyebileceğini düşünen tema tasarımcılarına da şaşırıyorum. Bırakın istediğimiz gibi düzenleyelim arkadaşım, illa senin isteyip hazırladığın şekilde mi olmalı. Neyse tabii ki kurtulamadı, bir şeyler yapmaya çalıştım işte. Furkan arkadaşımız da sitenin ayak kısmına (tamam footer işte) Düzenleme : Uğur Arıcı diye bir ibare düşmüş. Sevinemdim desem yalan olur resmen. Buradan teşekkürlerimi iletiyorum ona.

Bu arada her türlü moral sağlayacak mailinizi falan kabul ettiğimi bilesiniz. Şu sıralar kafama takılan, canımı sıkan çok şey oluyor. Çözüme gitmeye uğraşsam da sorunlar çıkıyor bazen.

Buraya kadar okuyup da “Bu ne lan, bir şey anlatmamış ki, odun gibi yazmış.” diyenler için özürler gelsin efendim.

Hiçbir şeyin hevesinizi köreltmemesi dileğiyle =)

YGS Giriş Belgem Geldi!

Evet evet geldi!

Dün değil ondan önceki gün gelmiş, annem unutmuş bana vermeyi ve bana dün verdi. Ben de yazacaktım direk ama uykum vardı aksattım. Şimdiye nasipmiş demek ki =P

Neyse uzatmıyorum, kısa bir yazı, yani açıklama olacak.

Sınava Bayrampaşa Tuna Lisesi’nde giriyorum. İşin ilginç yanı ise; sevgili anneciğim lise öğrenimini o okulda tamamlamıştı. Belgeyi görür görmez “Heyt be kader” dedim öyle kendi kendime.

Okula gidip bir bakınmak istemiyorum değil.

Kimler nerelerde giriyor merak etmiyorum da değil. Onun için sınava girecek olanlar mail@pumaxepidemic.com üzerinden ‘mail’ yoluyla iletebilirler bence.

Nasıl fikir?
iyi fikir.

N’oluyoruz?

Bana bir haller geldi sanki ya.

Ygs için son düzlüğe girdik malum, yeterince yoğun değilmişim gibi kendime sürekli yapacak bir şeyler buluyorum. Bu arada insanların benim yaptıklarıma ilişkin yorumları, yardımlarım için teşekkürleri, kafalarında kurdukları saçmalıkları eksik olmuyor tabi.

Mesela “FreeHand MX ile Vektörel Tasarım” diye yaklaşık 400 sayfalık bir döküman geçti elime, oturdum freehand öğrenmeye çalışıyorum. Bunu sosyal ağlarımda duyurdum (twitter, facebook, myspace, friendfeed), “FreeHand MX ile Vektörel Tasarım. Teşekkürler Bilge Adam.” şeklinde. Ve farkettim ki Bilge Adam resmi twitterı üzerinden bana bir teşekkür sunulmuş. Tabii ki çok sevindim. İsteyenler http://twitter.com/bilgeadam adresinden kontrol edebilir.

Onun haricinde (ister inanın ister inanmayın) ygs için çalışıyorum baya baya. Yani benim için iyi bir gelişme oldu birden. Test çözüyorum falan, konuları tekrar ediyorum. Ama ne derecedir bilemedim.

Ya açıkcası, kafam o kadar karışık ki bu aralar. Her şey içiçe resmen. Çözümleyemiyorum olayları, sizin tabirinizle süzgeçten geçiremiyorum falan. Uzun süredir yazı yazmayışım da ondandır heralde. Yoksa aklıma milyonlarca konu geliyor gün içinde. Şöyle yazarım, bunu da eklerim falan diye. Mesela geçenlerde saman tivide iki alyans diye bir program gördüm, bu saçmalığı açıklamak istedim, ama güncelliği kaçınca benim de hevesim kaçtı tabi. Böyle içiçe giriyorlar, ne yapacağımı unutuyorum, aklımdaki şeyi çat diye yapamıyorum. Ay bana bir şeyler oluyor. Aklımın köşesinde hep bir şey var sanki. Gülümser gibi.

Kendimle kovalamaca oynuyorum dedim mi hiç size? Hani bir ara mail yağmuruna tuttunuz beni, zaten msn kullanmaktan sıkılmış olarak maile geçeyim dedim, onda da yıldırdınız. Gerçi şu aralar duruldu, teşekkürler. Ama şu kendimle kovalamaca dediğimde hep o gelir aklıma, nedenini sorma ben de bilmiyorum. Bu aralar kendi duyduğum, hissettiğim şeylerin bile nedenini bilmiyorum. Öyle boş bir his ki. Tavsiye etmem, kontrol yok gibi. Bir şey yapmak isteyip, başarabilmek için kovalayıp hep elinden kaçırmak gibi. Bazen de oralarda olduğunu sanarak koşuşturmak ama hiçbir yerde bulamamak gibi. Ne kadar zor kelimelere dökmek. Ben bile bu hale geldim bu durum karşısında düşünün işte.

Bu arada, şu Nitro’nun yeni portalını da bir türlü yayınlayamadık, boşta oldukça açıyorum bir şeyler yapıyorum, çok çok az bir şeyler falan kaldı ama işte, aklımı toparlayamıyorum. Bir karışıklığı çözdüm, bu da tamam derken çat diye iki tane çıkıyor karşıma. Mesela Samet Gönüllü’nün ricasıyla sokratst.com iletişim bölümünden bir mail atarak bana ulaşmalarını, site işini konuşacağımızı söyledim. İgili şahıs eklemiş beni, pencereyi açmamla satırlarca yazıyı görmeme sebep olan klavye tuşlamaları yapmış. Kendi kendine paranoyakça dövümüş gibi. Adama henüz sadece “merhaba” demiştim ki, adam konuyu direk “sen kimsin ki?” ye getirdi. Malumunuz açıklama gereği duymadığım şeylerdendir bu, her ne kadar bağıra çağıra reklam yapmasam da insanlar biliyor ekibimizin kimlelerle çalıştığını, referanslarımızı nelerin oluşturduğunu. Her şeyden önce Sidar Yıldırım gibi bir abim var. Her neyse, saygıdeğer (!) yetkili, kendi kendini yedi, resmi sitenin kendine ait olduğunu savundu, bol bol küfür etti ve beni engelledi sildi falan. Tabii ki öyle bir şey yok, Samet Gönüllü (sokrat st)’nün resmi sitesi de bize ait olacak. Bunun görüşmelerini çok önce yaptık biz. Domaini de duyururuz yakında, sokratst.com onlarda kalsın. Zaten panayıra çevirmişler siteyi, sağdan soldan ayıcıklar, tavşanlar çıkıyor, “üye olmazsan içerik görüntüleyemezsin kardeşş” hesabı. Sevmedim, nefret ettim. Alın hazır sisteminizi, kullanın o zaman dedim.

Ay ne çok konuştum, her şey birbirine geçmiş durumda kafamın içinde. onun için bu yazıyı okuyun geçin öylece. Ders çıkarın kendinize, hedeflere giden yollar bazen engebeli olabiliyor, bazen imkansız. Yine de gülümsemek güzel, gülümseyebilenleri görebilmek güzel. Ya da sadece sizin gözlerinizde ışıldayan gülümsemeler, en azından öyle sandıklarınız. Bir harfin dokunuşunun yarattığı.

Hiçbir şey için geç değil =)

Bağlandı!

Şüphesiz ki netbookumu aldığımdan beri bilgisayar ekranında görmekten e çok haz aldığım kelime bu. Kablosuz internet bulunan bir mekanda özgürce dolaşmak , istediğini yapmak gibisi yok. Ne var ki bazı yerlerde yavaş bağlantı oluyor ve can sıkıyor. Fark ettim ki ben dışarıda bir yerlerdeyken hiç bloglamamışım, hemen bir şeyler yazayım dedim.

Bugün öncekilerden farklı bir şekilde bağlandım, arkadaşlarla dersaneden sonra playstation oynamaya geldik, pek sevmediğimden biraz oynayıp bıraktım. Çıkardım netbookumu, nitro’nun yeni portalını kodlamaya devam ettim. Bir ara wireless’ı kontrol etmek geldi aklıma ve yaptım. Bulabildiğim tek ağ düşük sinyal seviyesiyle TTNet WiFi idi. Bağlantıyı kurdum, adsl kullanıcı adım ve şifremle giriş yaptım ve 300 dakikalık hediye süremi kullanmaya başladım. Haberiniz olsun dedim =D