Bugün

Eee?

Merhabalar!

Son bir kaç saat içinde bana telefondan ulaşmayı deneyip de başaramayanlar varsa lütfen küfür etmesinler. Okulda üçüncü tenefüsteydik, birden telefonu titredi. Açtım, “Uğur Arıcı ile mi görüşüyorum?” dedi kibarlaştırılmaya çalışılan bir bayan sesi. “Evet” diye karşılık verdim. “İyi günler Uğur Bey, Yurtiçi Kargodan arıyorum.” dedi bayan. “Eee?” dedim ben de. “Adınıza bir kargo var” dediğinde de “Eee?” dedim. “İstediğiniz zaman şubeden teslim alabilirsiniz, 5,25 ödemesi var.” dedi. Ben de “Peki teşekkürler” falan derken ingilizce öğretmenimiz girmiş sınıfa. Geldi telefonumu istedi, diğer elimde de kapalı halde başka bir telefon vardı. Kendi mesaj hakkım bittiği için onu kullanıyordum. İkisini de aldı çantasına attı. O anı şaşkınlık içinde atlattım resmen. Çünkü öğle arasında olduğumuz için rahatça konuşuyordum telefonla, yani ben öyle sanıyordum.

Ders bitince falan yanına gittim işte “Öğretmenim benim telefonlarım vardı” dedim, “Eee?” dedi. “Onları geri alabilir miyim?” dedim, “Git müdür yardımcınla konuş.” dedi. Eee, şimdi gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Başka bir derse gireceğiz, derste telefon ne yapacaksın yasak mantığıyla vermezdi kesin, tabi bir de aynı öğretmen (ne tesadüf) daha önce de benden bir telefon almıştı, onun etkisiyle olay henüz tazeyken gidersem Vural Bey kesinlikle vermezdi telefonları. Bu düşüncelerle sınıfıma çıktım. Öğleden sonraki dört dersin ilki geometri, ortadaki ikisi seçmeli edebiyat, sonuncusu da rehberlikti. Seçmeli edebiyatımıza Vural Demir giriyor malum. Gerçi girmiyor demek daha anlamlı olur, defteri aşağıya inip imzalatıyoruz, sonra sınıfta test çözüyoruz (!) Onun dersi geldiğinde idari kata indim, sınıfa gelir mi gelmez mi diye yokladım. Her zamanki gibi niyeti yoktu. Okulumuzun çok sevdiğim sekreteri Zeynep ablamın yanına uğrayayım gelmişken dedim, bir de ne göreyim; Zeynep ablanın yüzü asık, bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyor. “N’oldu abla?” dedim, “Benim bilgisayar vardıya” dedi. “Eee?” dedim, “İşte o çöktü” dediğinde yine “Eee?” dedim. “İşte şimdi her şeyi baştan giriyorum bana yardım eder misin?” dedi. Kabul ettim, oturdum yanına, geri kalan üç ders boyunca o okudu ben yazdım. Tabii ki bitmedi ama tüm sınıfların listesini v.s. çıkarmıştık en azından. Okul bittikten sonra da kaldım biraz. Neyse, okul dağıldı, hemen hemen herkes gitti. Tabii ki Vural Demir odasındaydı. Sınıfa çıkıp eşyalarımı almadan önce yanına gidip öğretmenim telefonlarımı istiyorum gibisinden mıymıylandım o da “Eee?” dedi tabi doğal olarak. Biraz konuştuk falan vermeyeceğini anlayınca üstüne gitmeyeyim dedim. En azından sadece bir gün kalır, üsteleseydim bir hafta, bir ay, bir dönem falan diye uzardı kesin.

Topladım eşyalarımı, telefonum yok, dışarıyla iletişimim yok, Özgürle dersaneye gidecektik o da ortalarda yok. Biraz da can sıkıntısıyla gittim durağa bindim arabaya vardım avcılara girdim kargoya dedim benim paketim varmış burada. Kadın suratıma baktıı baktıı “Eee?” dedi. Onu verin dedim falan, getirdiler, açtım paketini. Gerçi zaten beklediğim bir şeydi ama görünce dayanamadım “Aaa, Eee!” dedim. Kadın kimliğimden bakıp bir şeyler yazdığı kağıttan kafasını kaldırıp bana baktı ve “Efendim?” diye sordu. Ben de cevabı yapıştırdım; “Size demedim, Asus Eee PC bu, geçen gün siparişini verdiğim netbookum!”

Daha önceden de Bana bir netbook Lazım! demiştim =) Ya netbook aldığımı anlatmam ne kadar ilginç, uzun ve belki de saçma oldu değil mi? =)

Şu anda yatağımda uzandım, küçük canavarımı kucağıma aldım ve yazmaya devam ediyorum. Resmen aylardır bunun hayalini kuruyordum. Bu daha başlanggıç tabi, bu canavarla daha neler yapacağız neler. Ürün gerçekten mükemmel. 160 gb hdd, 1gb rami ile işimi görür düzeyde. Ses çıkışı da gayet iyi, wireless çekim gücü de hoşuma gitmedi değil. Eski laptopum karşı dairede bulunan kablosuz modemin sinyalini benim odamdan alamazken bu canavar açtığım anda gördü, hatta “Dur abi zahmet etme ben bağlanırım” derecesindeydi. Aşırı memnunum, bakalım neler göreceğiz ilerki dönemlerde. Ürünün kutusunda batery notice diye küçük bir sticker gibi bir şey çıktı, açıkçası incelemedim. MediaMarkt kaşeli, iki senelik garanti belgesi, driver cdsi, kullanım klavuzu v.s Bir de çok hoşuma giden kumaşımsı, böyle elyaf mı derler neyse artık, köşesinde Eee PC logosu bulunan küçücük bir çanta vardı kutuda. Tabi tek gözü var netbook için. Ek olarak önünde arkasında gözleri falan yok, minicik ve mükemmel görünüyor işte =) Daha önceden gittigidiyordan bir liraya aldığım parmak mouseumu da bağladım direk, bugünleri beklercesine çalıştı alet. Artık istediğim her yerden bloglayabileceğim dostlar =) (tamam her yerde internetim olmayabilir şu an, ama en azından bir notdefteri açar yazarım, sonra yaynlarım. Şu anki hedefim; bir Vodafone 3g modem almak. Hadi bakalım lım =)

Kendinize iyi bakın! Hayırlı olsun diyenleri duyuyorum, teşekkür ediyorum =)

Her veda zor gelir…

Bu yazıya “merhaba” diye başlamak biraz ilginç olur sanırım =)

Aslına bakarsanız içimde hâlâ bir burukluk var. Neden bilmiyorum, niye böyleyim? Çok saçma değil mi? Zaten belliydi gideceği, gelmeden önce belliydi hatta. Kısa sürelik bir ziyaret, İstanbul misafiriydi sadece. Yuvası burada olsa da hem memleketine hem okuluna döndü sonra.

Şimdiye kadar okunan kısım gayet yanlış anlaşılabilir, anlatmak istediğime nazaran. Hayır, bir kızdan, sevgiliden bahsetmiyorum. (Zaten blogumda o gibi konulara hiç girmeyeceğim) Bahsettiğim kişi çocukluk arkadaşım, Hüseyin Can Keleş aslında.

Beşinci sınıfta tanıştık, hem sınıf arkadaşım hem de komşum oldu, birbirimize çabuk alıştık. Çok iyi biri, her şeyden önce farklı. Evet sizlerden farklı, ve herkes gibi olma çabası içinde değil. Kendi olmasını bilen biri, onun için bende daha özel bir yeri var. Dışarıyı umursamayan “koyver gitsin” tavırlarına sahip özel biri.

Yanlış hatırlamıyorsam lise ikiden sonra boğaz kenarındaki canımcım okulunu bırakıp memleketi Orduda, aynı statüye sahip bir okula geçti. Denizcilik okuyor kendileri. İyi denizci oluro ndan kalıbı falan var yani, 45 numara bot giyiyor boru değil.

On beş tatilin ikinci haftasında tatil için İstanbula geldi. Ve istisnasız her gününü benim için ayırdı. Burdayken de hep yaptığı gibi yardımcı oldu, sayesinde dükkanı ofisi falan toparlamış olduk. Ne istesem olur diyor. Ben de mutlu ettim sanırım birazcık onu. Geçtiğimiz perşembe (4 şubat 2010) Berk Bayındır’ı (Beta) ziyarete gittiğimde onu da götürdüm yanıma, şansımıza Server Uraz (Pit10) da oradaydı. Onları görebilme, konuşabilme şansı oldu. Hatta Server Uraz’ın arabasına bile binmiş oldu vesileyle (34PIT10). Tüm Orduda bunu yapabilmiş tek kişi olduğuna eminim diyebilirim :)

Bir de fotoğraf çektirdi orada, Berk Bayındır’ın evinde, kendi odasında, bir tarafta Beta, diğer tarafta Pit10 ortalarında Hüseyin iyi bir fotoğraf oldu =) Mutlu oldu. İnsanları mutlu etmek hoşuma gidiyor.

Az önce Avcılardan Görele Seyahat’in otogar servisine bindirdim kendisini. Orduya geri dönme vakti gelmişti çünkü. Umarım kazasız belasız gider. Kendine çok iyi bakmasını tembihledim.

Siz de kendinize iyi bakın, ve unutmayın; Ne olursa olsun mutlu kalın! =)

Heey! Sen pumax mısın?

Aa, evet evet o benim!

Birkaç saat önce sanıyorum, bu soruyla karşılaştım ve (sanıyorum biraz uzun süreli) bir şaşkınlıktan sonra cevap verebildim: Evet.

Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nin kapısındaydım, boşboş geziyordum öylece. İçeriye girdim, sinema seanslarına baktım, ilginç güvenlik görevlilerine baktım. (“Ötmemek için her şeyi çıkarın, emanet falan varsa onu çıkarın.” gibi şeyler diyorlar ziyaretçilere). Sonra kitaplara bakmak için ilerledim, ilerledim, ilerledim… Daha önce gelenler varsa bilir, kitapların bulunduğu bölümü ayıran banklar var, orda bir çift oturuyordu elele, hemen arkalarında kitapları inceleyerek onlara sürekli laf yetiştiren bir kız daha vardı. Amaçsızca dolaşmaya devam ettim, yakınlarından geçerken çocuğun ters ters baktığını sezdim (al işte paranoyaklaşıyorum) ve rahatsız oldum. Dolaşmaya devam ettim, ilgimi çeken hiçbir şey olmadı. Ben gayet bendim, hiç pumax gibi değildim o an. Boş boş etrafa bakınıp her şeyden vazgeçiyordum işte. Tam kitap bölümünden çıkmak üzereyken -kitapları inceleyerek laf yetiştiren- kız tam önümde bitiverdi birden. Sadece bir saniyelik bir süreç falan öylece baktı ve benle konuşmuyormuş gibi bir havayla “Sen pumax mıydın?” dedi. Bir yandan da gülmemek için kendini zor tutar gibiydi, aslında hiç duymamış gibi yapıp yürümeyi falan düşündüm o an. Arkasından bankta oturan kız ve sevgilisinin de bana dönük olduğunu farkettim.

Durdum, şapkamı çıkarıp “evet” dedim sadece. “Uğur yani, hani şu sarpla pit10un sitesini falan siz yapmıştınız sen ordakilersin di mi?” gibi bir şeyler geldi cevap olarak. Aslında o cümle içinde her sitemizden bir parça bir şey söylendi, ama hayatın film şeridi gibi geçmesinden daha hızlı geçti gitti işte. Yine “evet” dedim sadece. Arkadaki çift de kalkıp yaklaştı, hepsiyle el sıkıştım. Çift Burak ve Ece’den oluşuyor, diğer kızın adı ise Begüm. Blogumu takip ediyorlarmış. Sitelerimizi çok seviyorlarmış, SarpPalaur.Com forum bölümünü açmamızı istiyorlarmış… (Ne kadar uyanığım, buradan yazarak ekip arkadaşlarıma da bildirmiş oldum resmen)

Kısa bir görüşme oldu, ama bana ilk soru sorulduğu anda ben oraya çivilendim (tabii ki belli etmemiş gibi falan yaptım). İlk defa hayatım boyunca hiç görüşmediğim birileri beni tanıyarak seslendiler falan diyebilirim. Merak edenlere söyleyeyim; ilk öpücük gibi bir şey. Hem eğlenceli, hem de ürpertici. Hem sıcacık hem de buz gibi.

Bu yazıyı okuyacaklar tahmin ediyorum.
Onun için; Teşekkürler Ece & Burak & Begüm

Takipte kalın =)

YGS Ücretimi Yatırdım, Formu Doldurup Başvuruyu Bugün Yapıyorum!

Merhabalar,

Aşırı derecede acelem var. Ygs için başvurularımızı bugün yapmamız gerekiyormuş okuldan. Bense ücreti dahi yatırmamıştım. Formum kalbim kadar temizdi (ne kadar klişileşti bu terim ya). Neyse, dersaneden çıktım tenefüste, eve geldim koşa koşa. Girdim garanti internet bankacılığıma, yatırdım parayı. Ohh, miss. 35 lirayı çatırt diye düştüler hesaptan. Bakmıyorlar gözünün yaşına. Dekontumu da yazdırdım, her ihtimale karşı mail adresime de gönderdim ki orada yazdırabileyim. Ne olur ne olmaz.

Herkes bana şans dilesin.(Tmaam tamam dini bütün olanlar dua edebilirler.)

Görüşmek üzere =)

İstanbul Bembeyaz!

Yaklaşık bir saat önce kalktım, uykulu uykulu gidip elimi yüzümü yıkadım. Üstümü giydim, şans eseri kapalı jaluzilerimin arasından dışarıyı gördüm Ve dışarısı bembeyaz, hâlâ da kar yağıyor.

Gece 3 sularında uykulu uykulu bir şeyler bloglamıştım. Orada da belirtmiştim fırtına olduğunu, uyudum , uyandım ve sadece 6 saat sonra gördüm ki fırtına gerçekten başarılı olmuş. Şu an dükkanda oturuyorum, bulunduğumuz cadde tamamen kar, zemin gözükmüyor, yolda da birkaç santimlik kar tabakası var, buzlaşmış. Kardan önce yağmur yağdığı için sanıyorum, buzlasşmış üstüne de kar gelince şimdi sokaklarda cıvık cıvık bir şey var.

Buradan ailelere sesleniyorum;

Dışarının beyazlığına güvenip çocuklarınızı kar oynamaya yollamayın!

Hava koşulalrı kötü oalrak yorumlanıyor, en az pazartesiye kadar böyle olması bekleniyormuş. İstanbulda büyük takımların maçları var (iyi ki biz dün akşam oynamışız :) ) onları da kötü etkileyecek sanıyorum.

Hepsinden önce, gece fırtına haberini verdiğim yazımda Kurtuluş Rap Partyiden bahsetmiştim. Üzülerek belirtiyorum ki; sanıyorum partiye gidemeyeceğiz.
Tabi daha hiçbir şey belli değil ama, bakalım bakalım.

2010 Kültür Başkentinde kar için ne gibi önlemler alındı, bundan sonra neler yapılacak merak ediyorum. Ben bir şey duyarsam iletirim sizlere =)

İyi günler.

Mutluluklar Ahmet!

Ortaklarımdan Ahmet Faruk Kara bir kaç dakika önce (belki yarım saat belki daha fazla ama niye hemen bloglamadın falan diye kızabilitesine karşın birkaç dakika yazıyorum) facebook üzerinden “Bir ilişkisi olduğunu” duyurdu yüzlerce arkadaşına. Ben de girdim yorumladım mutluluklar dilerim falan diye. Şu an face üzerinden kiminle ilişki içerisinde olduğunu göremiyorsunuz ne yazık ki. Ahh ahh, üzüldünüz değil mi?

Neyse ki benim gibi güvenilir bir bilgi kaynağınız var ve ben biliyorum. Yanlış hatırlamıyorsam yengemiz “Dora İrem” adında hanım hanımcık bir hanım (işte kafa karıştırmak budur (!)) Ahmet bugün anlattı, yok işte şöyle böyle falan diye, ne yalan söyleyeyim bu ilşki için ayrı bir kategori açıp her gelişmede bloglayabilirim. Hatta iyice cılkını çıkarıp (dikkat ederseniz diğer kelimeyi kullanmadım, ne kadar saygılı kültürlü falanım) bu ilişki üzerine bir twitter hesabı açabilirim. bu Hesabımı da hemen sayfamın sağında ve en aşağıda gördüğünüz gibi widget aracılığıyla eklerim siteme. Ohh, miss. Magazine döner buralar, yorumlar eksik olmaz.

Neyse şaka bir yana, Ahmet ve İrem çiftine mutluluklar diliyorum. (Umarım yenge İrem ismini kullanıyordur, ayrıca umarım ki ismi hatırladığım gibi Dora İremdir, yine umuyorum ki İrem yengenin sadece soyadı değildir. Eğer öyleyse umarım Ahmet bırbırlamaz)

Kalın Sağlıcakla!

(Tamam tamam olmayanlara da versin (kim verecekse artık))

Lan bi üst satırdaki parantez içine aldığım yazı biraz şoolmuş, farklı yönlere çekilebilir gibi. Ama yok yok, benim öyle takipçilerim yok.

enim takipçim var mı ki acaba ya.

Aha buldum, bu yazıyı okuyan varsa bir yorum çaksın ben de sevineyim. Ohh, miiss. çok zekiyim ya.

Hadi bakalım güldür güldür…

Nefes’deki “Yaralı Terörist Kadın” Tiyatro Öğretmenimmiş!

Evet, gördüm ve şok oldum diyebilirim. Sonra kendime kızdım, sinirlendim biraz nasıl farkedememişim ki diye. O film vizyondeyken üç kere gitmiştim aslında.

Neyse konuya biraz açıklı kgetirmeliyim sanıyorum;

Genelde olduğu gibi yine bir bağlantıya tıkladım ve ordan oraya sürüklendim. Sonunda flash tabanlı oluşturulmuş bir diş sağlığı sitesine kadar geldim. Gülümseyen insan fotoğraflarını görünce ilk okuldaki (7. sınıf) tiyatro öğretmenim geldi aklıma. Kendisi Colgate reklamının müdavimlerindendi. Evet, Banu Çiçek çok sevdiğim bir insandır, güleryüzlülüğü, sevecenliği, tiyatroya olan bağlılığı ve bildiklerini yeni yeteneklere aktarma şevkiyle aklıma kazınmış nacizane bir insandır. Neyse, direk sitesini bulmadım tabi. İşte asıl ilgnç olaylar serisi burada başlıyor. Dediğim diş sağlığı sitesi (yanılmıyorsam can-dis.com) hoş bir site gibi göründü gözüme ve yapımcısına bakmak istedim. En altta ync logosuna tıkladım ve ilgili siteye gittim. referanslara bakmaya başladım girer girmez (bunu her tasarımcının sitesinde yapıyorum, eğer siz de bir tasarımcıysanız sizin sitelerinizi de incelemiş ve çaktırmıyor olabilirim) ilerledikçe şaşırtıcı ve başarılı çalışmalar gördüm. can-dis.com da n çok daha fazlası vardı referanslarda. En basit örneği (daha doğrusu aklımda şu an sadece o kalmış) Deniz Çakır Resmi Web sitesi, ya da şöyle diyelim; halkın tanıdığı ismiyle Ferhunde karakterini canlandıran oyuncunun resmi web sitesi (evet yılann olan). Tasarımcıyı gayet sevmeye başlamıştım, ve bir kaç dakika (belki de saniyedir) o şaşırtıcı şeyle karşılaştım. Resmen Banu Çiçek Resmi Web yazıyordu ve fare işaretçim bir an için öylece asılı kaldı. Web siteleri sağdan sola doğru düzenli bir akış içerisinde olduğundan gözden kaybetmeden tıkladım üzerine.

Banu ÇiçekEvet gerçekten o, banu Çiçek, gayet benim tanıdığım, hatırladığım haliyle, tiyatro öğretmenim. bilmiyorum, belki o hâlâ onunla tanıştığım okula gidip geliyordur, orayla bağlantısı vardır ancak ben 7. sınıfın sonunda oraları terk etmiştim resmen (zaten 7. sınıfın başında gitmiştim ya, neyse) O zamndan beri herhangi bir iletişimim yoktu sevgili öğretmenimle, televizyondan onu izlemem dışında tabi.

Hemen mesaj bölümüne girip bir şeyler yazdım, mail adresimi verdim. Umarım geri dönüş yapar. Sonra sitede dolaşmaya başladım, resimler öylece bir bakış atıp geçtim, gözüm “Duyurular”a takıldı. Tıkladım ve öğretmenimin tiyatro eğitimi vermeye devam ettiğini gördüm, öğrencilerine sesleniyordu duyurular bölümünden. Aşağıya doğru “Nefes” filminin dvdsinin çıktığı duyurusu yer alıyordu, bu haber ilgilii alanın en sonundaydı, biraz aşağıya doğru çektim sayfayı ve ikinci bir şok geçirdim. “Nefe filminde terörüst kadını oynayan Banu Çiçek…” li bir şeyler yazıyordu. Hızlıca resimler bölümüne döndüm ve Sahne – Set bölümündeki resimlere baktım, dikkat edince hemen tanıdım (ya da bildiğimdendir belki). Hemen orada kendimi kınadım, o filmi vizyondayken üç kere izlememe rağmen öğretmenimi tanıyamamıştım.

Banu ÇiçekTamam, açıkçası filmde canlandırdığı karakteri sevmemiştim, nefret etmiştim, ki karakterle ilgili düşünceleri hâlâ aynı ama öğretmenim o benim. Sanırım yazıdan çıakrmak istediğim sonuç bu : “Nefeste terörist vardıya hani kadın, komutan yaralayıp alıyodu falan, işte o benim öğretmenimdi oğlum. Biz onun yönetimiyle Ah Şu Gençler, Vah Şu Büyükler gibi tiyatrolar sergilemiştik.”

Her şeyi kabullenince “Lan keşke koparmasaydım bağları, bak şimdi Nitro Web olarak biz yapardık belki de resmi sitesini yaa” gibi şeyler geçirdim aklımdan. Gezinti sırasında açtığım onlarca sekmeden işime yaramayanları eleyerek tek tek kapatırken tesadüfler zincirinin bir kaç dakikada neleri farketmemi sağladığını gördüm… Ve şaşırdım… =)

İyi geceler =)

İş Başında Uyuklamak

Evet, bunu yaptım. Hem de çok değil yaklaşık yarım saat önce. Hard diskinde problem olan bir bilgisayar gelmişti, onunla uğraşıyordum. Her zamanki gibi çok sevdiğim UFOm, yanımda turuncumsu ışık dalgalarıyla ısıtıyordu beni. Bilgisayarın işini çözmüş, işletim sistemi kurulumunun tamamlanmasını beklerken kollarımı masama koyup kafamı üstüne devirdim Elimde 4 gb kapasiteli flash belleğim vardı (kaybettiğim değil, o hâlâ kayıp ve ümidi kestim. Bu başka, bu yeni). Gitikçe mayıştım, uyuyabileceğimi farketim ama önlem olsun, kendimi yiirmeyeyim diye flash belleğimi avcumun içerisinde iyice sıktım. Ne işe yarayacaksa sanki. Neyse, kurtuluşu yok tabii ki. Uyudum… Ama flash belleğim elimden düşünce çıkan sesle uyandım, baktım ki bilgisayar beklediğim aşamaya gelmiş. Flash belleğimi yerden aldım, ufonun seviyesini düşürdüm ve çalışmaya devam ettim. Sonrasında 3-4 tane modem denedim aynı yerde, ayağa kalktığımda sıcaklık direk yüzüme vurduğundan bu sefer komple kapattım ufoyu.
Şaka maka, iyi alet bunlar. Işıkla ısıtyıor, havayı kurutmuyor Havadaki nemi söküp almayınca dudağınızı falan da kurutmuyor tabi. Ohh, miss. Dükkanda iki adet ufomuz var, soğuk giren kapılarımızın aksine dükkanın en arkasında. Tüm gün yanıyorlar ama içerisini çok hafif ılıtmaktan ileriye gidemiyorlar. Ya harbiden koskocman bir dükkanımız var. Arada destek olması için klimayı bile açtığımız oluyor.

Neyse işte, yazıdan çıkarılması gereken ana fikir : Sıcak uyutur.

Yoğunum, Yoğunsun, Yoğun!

Merhabalar;

Sanki asırlar olmuş bloglamayalı. Sağda solda açtığım farklı faklı bloglara bir şeyler karalıyorum ama kendi blogum gibisi yok. Eh, 2009 yılı boyunsa sadece iki kez bloglamış olsam da bu sene farklı olacak. Ama belirttiğim gibi işte, sürekli bir yoğunluk içinde hissediyorum kendimi. Kafamda bir şeyler çiziyorum, sonra bir bakıyorum ki daha yarısı bitmeden gün bitmiş. Obaa, ee daha bu bitmedi, bir de bundan sonra işimiz gücümüz vardı. ne oldu? Cacık işte.

Hep bir şeyler çıkıyor resmen, kafamda planladığımı net olarak gerçekleştirebildiğim durumlar da var tabi ama hayata yetişemiyor gibi hissediyorum kendimi. Sanki dünya tamamen soyut geliyor bazen bana. Hatta bazen, soyut dahi olamayacak kadar imkansız…

Neyi, nerede, nasıl aklıma getirmeliyim bilmiyorum, ama her şey, heryerde, herzaman geliveriyor aklıma, kafa yoruyorum üstünde, resmen kendimle tartışıyorum. Bir şeyler çıakrıyorum bu tartışmalardan. “Ahh be” diyorum sonra, “bunu bloglasam ne güzel olur.” Ama dediğimle kalıyorum işte. Sık sık “Tmama lan, bu sefer tamam, artık düzenli blogluyorum oğlum.” diyorum fakat ya unutuyor ya da üşeniyorum. Ama sanırım o gün bu gün sonunda.

21 Ocak iki bin on. Aslında güne yeni girdik diyebiliriz, saat 03:06. (Ya benim bu saatte burada ne işim var, yarın dükkana gideceğim. kafayı yedim sanıyorum ya!) Artık blogluyorum ama olay budur.

Şu sıralarda pit10.org kodlamasıyla uğraşıyorum. Saolsun ortağım Ahmet Faruk Kara tasarımı attı, ben de kesiyorum biçiyorum php gömüp dinamik bir sistem haline getiriyorum. Sistemin ağırlıklı kısmı tamamlandı, ufak tefek görsele daaylı düzenlemeler ve son bir kaç bölüme php dokundurması kaldı.

İşte en basit örneği, ben sürekli “bugün bitiririm o sistemi” diyorum fakat beceremiyorum. Bir şeyler çıkıyori bir şeyler engel oluyor. Bir şeye takılıyor kafam, küçücük bir şeyi o kadar dert ediniyorum ki onu çözene kadar aşırı süre harcıyorum.

Neyse, sanıyorum yakın zamanda bitecek ve çalışmalarım kategorisi altında, pit10.org’u haklı gururuyla sunacağım.

İyi geceler (ya da günaydın) =)