Alohomora!

Var mı bunu bilen?
Var dimi varr. Hani net olarak bilmesen de bir şeyler uyanıyor içerilerde. “Neydi lan bu, nereden duymuştum ben bunu? Ama duymuştum.” falan diyorsun, hissediyorum.

Bu nacizane kelime Harry Potter standartlarında (bu nasıl bir kelime topluluğu oldu ya) kilitli kapıları açma büyüsüdür. Asanın nazik hareketleriyle falan dile getirildiğinde çatırt diye açılır her kilit. Onun için büyücü dünyasında kapıları kilitlemenin bir manası yoktur, zira Olivanders’a faaln uğrayan herkes çatırt diye açar girer içeri. (Bir de kapıyı böyle sağlamca kilitleyen falan bir büyü vardı da, hatırlayamadım, yazmıyorum onu çaktırmayın)

Nerden çıktı ki bu şimdi yaa diyenler var, tabii onlar bilmiyor benim bu yerlere (site işleri kodlama falan işte) gelmeme Harry Potter’ın ön ayak olduğunu. O zaman anlatayım;

Malumunuz, filmi çıkana kadar Türkiye’ye Harry Potter kitapları gelmemişti. Ben ilkokuldayken bizi sınıfça filme götürdüler, ne yalan söyleyeyim çok sevdim. Tüm gün sağa sola alohomora falan yaptım. İkinci filmi de çıktıktan snra biri bunun kitaplarının olduğunu söyledi bana, koştum aldım ilk kitabını. İki, üç, dört gitti öyle işte, her yeni kitabın çıktığı ilk gün D&R’ı görevlilerle beraber açtım resmen. Filmleri falan devam etti tabi. Bu arada ben de kendi çapımda html kod bulup herhangi bir bedava hosttaki sayfalarıma yapıştırıyorum, ne kadar gereksiz kod varsa orada yani. Fena şeyler de çıkmıyordu gerçi. Bir yandan da Harry Potter ile ilgili siteleri falan takip ediyorum. Bir gün RPG diye bir şey duydum (Role Playing Game). Sistem basit, bir karakter alıp bir forum sistemi üzerinden Harry Pottercılık oynuyorsunuz. Hoşuma gitti sardı, bir zaman sonra orada da kimseyle anlaşamadım, baydı. Ben de dedim ki; “Ya ben site falan yapıyorum, hatta sitede kar yağdırıyorum, sevgililer gününde kalp yağdırıyorum, bunu da yaparım be.” Ve serüvenim başladı işte…

İlk alan adım BagiranBaraka.Net oldu, phpBB sisteme çabuk uyum sağladım, önceden edindiğim çevreyle de üye ve aktiflik sıkıntısı çekmedim. Üyelerin istekleriyle sistemi gelişirmek üzere kodlara bir daldım ki sormayın. Şimdi buradayım işte. Gerçekten sihir gibi =D

BagiranBaraka.Net domaini düştü tabi, şimdi BagiranBaraka.Com var, başladığımdan beri aynı phpBB sistem üzerinde çalıştım, oradan oraya taşıdım, geliştirdim sürekli. Ama kullanılmıyor artık, idare etmek güç hale geldi gittikçe, benim de hevesim kaçtı diyebilirim. Birkaç kişi ilgilenmeyi önerdi, çoğu beceremedi. En son Baran bir hareketlilik kattı falan derken yine öldü site. Ben de Harry Potter haber portalı, paylaşım forumu gibi bir şey olabilir diye düşündüm. Çünkü bu domaini alalı daha bir sene olmaması rağmen, sanıyorum ikinci güncellemesinde PR değeri 2 oldu, sevindim. Kullanmak istiyorum orayı.

Bu sabah bakınırken öyle harrypottercafe.com ‘a girdim. Eskiden hazır bir sistem kullanıyorlardı diye hatırlıyorum. Şimdi özgün php bir kodlama kullanıyorlar sanıyorum. Fena olmamış, ama adreslendirme daha iyi olabilirdi diye düşünmeden edemedim. Forumdaki verileri portala çekmişler, online üyeler, forum üye sayısı v.s. Sağ üstte yine forumdaki hesap bilgileri görülebiliyor. Gözüme çarpan ufak tefek şeyler olsa da geyet şık olmuş, sade ve hoş bir tasarımla tamamlanmış bu kodlama. Umarım ileride, resim galerisi gibi yerleri de bu portalla bağlantılı kodlarlar, aynı tasarım içinde bir bütünlük yaşanır. Örneğin sağ sütuna rastgele resim falan çekilebilir.

Sitede hoşuma gitmeyense şu oldu; çok fazla reklam var sanki. Sağ üstte o forum hesap bilgilerinin çekildiği yerin hemen altında 468*60 sanıyorum bir banner var, onun latında forum istatistiklerinin çekildiği yerin yanında da devamsa bir banner var. Bir de sağ sütunda kare bir banner var. Tmam, uğraşılıp emek verilmiş, bunun karşılığı bekleniyor olabilir, ama ne bileyim daha az oalbilirdi. Yada anasayfada bu kadar göze batmayıp, haber sayfalarında haber altlarına eklenebilirdi.

Neyse bakalım, “madem o kadar iyisin, kendin yapsana” falan diyorsanız, yakında yeni kodlamamı ekibimin sayfasında göreceksiniz. Umarım beğenilir, gerçi o kadar ahım şahım bir şey olmayacak ama, gayet iyi gidiyor. Bakarsınız sonra da BagiranBaraka.Com u canlandırırız.

Teşekkürler =)

Bağlandı!

Şüphesiz ki netbookumu aldığımdan beri bilgisayar ekranında görmekten e çok haz aldığım kelime bu. Kablosuz internet bulunan bir mekanda özgürce dolaşmak , istediğini yapmak gibisi yok. Ne var ki bazı yerlerde yavaş bağlantı oluyor ve can sıkıyor. Fark ettim ki ben dışarıda bir yerlerdeyken hiç bloglamamışım, hemen bir şeyler yazayım dedim.

Bugün öncekilerden farklı bir şekilde bağlandım, arkadaşlarla dersaneden sonra playstation oynamaya geldik, pek sevmediğimden biraz oynayıp bıraktım. Çıkardım netbookumu, nitro’nun yeni portalını kodlamaya devam ettim. Bir ara wireless’ı kontrol etmek geldi aklıma ve yaptım. Bulabildiğim tek ağ düşük sinyal seviyesiyle TTNet WiFi idi. Bağlantıyı kurdum, adsl kullanıcı adım ve şifremle giriş yaptım ve 300 dakikalık hediye süremi kullanmaya başladım. Haberiniz olsun dedim =D

Eee?

Merhabalar!

Son bir kaç saat içinde bana telefondan ulaşmayı deneyip de başaramayanlar varsa lütfen küfür etmesinler. Okulda üçüncü tenefüsteydik, birden telefonu titredi. Açtım, “Uğur Arıcı ile mi görüşüyorum?” dedi kibarlaştırılmaya çalışılan bir bayan sesi. “Evet” diye karşılık verdim. “İyi günler Uğur Bey, Yurtiçi Kargodan arıyorum.” dedi bayan. “Eee?” dedim ben de. “Adınıza bir kargo var” dediğinde de “Eee?” dedim. “İstediğiniz zaman şubeden teslim alabilirsiniz, 5,25 ödemesi var.” dedi. Ben de “Peki teşekkürler” falan derken ingilizce öğretmenimiz girmiş sınıfa. Geldi telefonumu istedi, diğer elimde de kapalı halde başka bir telefon vardı. Kendi mesaj hakkım bittiği için onu kullanıyordum. İkisini de aldı çantasına attı. O anı şaşkınlık içinde atlattım resmen. Çünkü öğle arasında olduğumuz için rahatça konuşuyordum telefonla, yani ben öyle sanıyordum.

Ders bitince falan yanına gittim işte “Öğretmenim benim telefonlarım vardı” dedim, “Eee?” dedi. “Onları geri alabilir miyim?” dedim, “Git müdür yardımcınla konuş.” dedi. Eee, şimdi gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Başka bir derse gireceğiz, derste telefon ne yapacaksın yasak mantığıyla vermezdi kesin, tabi bir de aynı öğretmen (ne tesadüf) daha önce de benden bir telefon almıştı, onun etkisiyle olay henüz tazeyken gidersem Vural Bey kesinlikle vermezdi telefonları. Bu düşüncelerle sınıfıma çıktım. Öğleden sonraki dört dersin ilki geometri, ortadaki ikisi seçmeli edebiyat, sonuncusu da rehberlikti. Seçmeli edebiyatımıza Vural Demir giriyor malum. Gerçi girmiyor demek daha anlamlı olur, defteri aşağıya inip imzalatıyoruz, sonra sınıfta test çözüyoruz (!) Onun dersi geldiğinde idari kata indim, sınıfa gelir mi gelmez mi diye yokladım. Her zamanki gibi niyeti yoktu. Okulumuzun çok sevdiğim sekreteri Zeynep ablamın yanına uğrayayım gelmişken dedim, bir de ne göreyim; Zeynep ablanın yüzü asık, bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyor. “N’oldu abla?” dedim, “Benim bilgisayar vardıya” dedi. “Eee?” dedim, “İşte o çöktü” dediğinde yine “Eee?” dedim. “İşte şimdi her şeyi baştan giriyorum bana yardım eder misin?” dedi. Kabul ettim, oturdum yanına, geri kalan üç ders boyunca o okudu ben yazdım. Tabii ki bitmedi ama tüm sınıfların listesini v.s. çıkarmıştık en azından. Okul bittikten sonra da kaldım biraz. Neyse, okul dağıldı, hemen hemen herkes gitti. Tabii ki Vural Demir odasındaydı. Sınıfa çıkıp eşyalarımı almadan önce yanına gidip öğretmenim telefonlarımı istiyorum gibisinden mıymıylandım o da “Eee?” dedi tabi doğal olarak. Biraz konuştuk falan vermeyeceğini anlayınca üstüne gitmeyeyim dedim. En azından sadece bir gün kalır, üsteleseydim bir hafta, bir ay, bir dönem falan diye uzardı kesin.

Topladım eşyalarımı, telefonum yok, dışarıyla iletişimim yok, Özgürle dersaneye gidecektik o da ortalarda yok. Biraz da can sıkıntısıyla gittim durağa bindim arabaya vardım avcılara girdim kargoya dedim benim paketim varmış burada. Kadın suratıma baktıı baktıı “Eee?” dedi. Onu verin dedim falan, getirdiler, açtım paketini. Gerçi zaten beklediğim bir şeydi ama görünce dayanamadım “Aaa, Eee!” dedim. Kadın kimliğimden bakıp bir şeyler yazdığı kağıttan kafasını kaldırıp bana baktı ve “Efendim?” diye sordu. Ben de cevabı yapıştırdım; “Size demedim, Asus Eee PC bu, geçen gün siparişini verdiğim netbookum!”

Daha önceden de Bana bir netbook Lazım! demiştim =) Ya netbook aldığımı anlatmam ne kadar ilginç, uzun ve belki de saçma oldu değil mi? =)

Şu anda yatağımda uzandım, küçük canavarımı kucağıma aldım ve yazmaya devam ediyorum. Resmen aylardır bunun hayalini kuruyordum. Bu daha başlanggıç tabi, bu canavarla daha neler yapacağız neler. Ürün gerçekten mükemmel. 160 gb hdd, 1gb rami ile işimi görür düzeyde. Ses çıkışı da gayet iyi, wireless çekim gücü de hoşuma gitmedi değil. Eski laptopum karşı dairede bulunan kablosuz modemin sinyalini benim odamdan alamazken bu canavar açtığım anda gördü, hatta “Dur abi zahmet etme ben bağlanırım” derecesindeydi. Aşırı memnunum, bakalım neler göreceğiz ilerki dönemlerde. Ürünün kutusunda batery notice diye küçük bir sticker gibi bir şey çıktı, açıkçası incelemedim. MediaMarkt kaşeli, iki senelik garanti belgesi, driver cdsi, kullanım klavuzu v.s Bir de çok hoşuma giden kumaşımsı, böyle elyaf mı derler neyse artık, köşesinde Eee PC logosu bulunan küçücük bir çanta vardı kutuda. Tabi tek gözü var netbook için. Ek olarak önünde arkasında gözleri falan yok, minicik ve mükemmel görünüyor işte =) Daha önceden gittigidiyordan bir liraya aldığım parmak mouseumu da bağladım direk, bugünleri beklercesine çalıştı alet. Artık istediğim her yerden bloglayabileceğim dostlar =) (tamam her yerde internetim olmayabilir şu an, ama en azından bir notdefteri açar yazarım, sonra yaynlarım. Şu anki hedefim; bir Vodafone 3g modem almak. Hadi bakalım lım =)

Kendinize iyi bakın! Hayırlı olsun diyenleri duyuyorum, teşekkür ediyorum =)

Şifremi nereden biliyorsun ki?

Gayet Uğur Arıcı olarak eve geldiğim günlerden birinde henüz üzerimdeki fazlalıkları yeni çıkarmış ve elimi yıkarken annem içeriden seslendi; “Oğlum sana posta geldi iki tane” diye.

Nasıl ya, nereden biliyorsun ki, geldiyse bana gelmiştir, bırakın artık hesaplarımı karıştırmayı, hep şifreleri hatırla dediğim için oluyor, ya mail hesaplarına da şifresiz girilmiyor ki benim, sen şifremi nereden biliyorsun ki? Gibisinden söylenerek gittim bilgisayarın başına. Annem yine kendi kendime konuştuğumu düşündüğünden olacak ki bana bir karşılık vermedi. Geldim oturdum bilgisayarın başına, açtım Operayı, mail adreslerimi kontrol ettim. Herhangi bir mail yoktu. Merakla girip hotmail hesabımı da kontrol ettim orası da yeni bir şey barındırmıyordu. Neyse diyerek geçtim kodlamaya devam ettim.

Bilgisayar başından kalkınca bir şeyler atıştırmak üzere mutfağa geçtim. Annem beni görünce “Baktın mı ne gelmiş. Ben anlayamadım” dedi. İyice kafam karıştı. “Ya anne” dedim. “Ne postasından bahsediyorsun tüm maillerimi kontrol ettim gelen giden yok. Kafa mı buluyorsun benimle?” Gelen cevabı hiç beklemiyordum.

“Ne şifresi yavrum, kapının oradaki rafa koydum işte iki tane zarf var, google falan yazıyor renkli renkli” Birden şok geçirdim. beynimden milyonlarca düşünce aktı gitti. Birileri bana posta ile, bildiğimiz zarfla yollanan şeylerle falan, ptt aracılığıyla bir şeyler göndermişti. Hem de zarfın üzerinde google falan yazıyordu demek. Koşa koşa gittim baktım, gerçekten de iki zarf duruyordu. Üstte duranda bigibid yazıyordu, gülümseyen yüz maskotuyla. Yaptığım alışverişin faturası olduğunu direk anladım. Ama alttakini görünce başta şaşırdım sorna da çıldıracak derecede sevindim.

Google adıma bir zarf yollamıştı. Zarfın sağ tarafındaki adres penceresinden adım ve ev adresim gözüküyordu. Ancak ilginç oalrak bu zarfın sol kısmıan doğru bi pencere daha vardı, ve burada da kocaman harflerle falan 100TL yazılmış ve altına daha küçük harflerle eklenmişti “AdWords Kuponu”.

Google, senelerdir kullandığımız reklam hizmetinden kaynaklı sanıyorum (gerçi biz hep reklam barındırıyoruz, sadece bir kaç kez kullandık google’a reklam vermeyi. etkin bir çözüm bence) 100 liralık bir deneme kuponu yollmış bana. Kuponu bu ayın sonuna kadar (28 Şubat 2010) kullanırsam kuponun değeri 100 lira olarak işlenecek, ama bu tarihten sonra 80 liraya düşecekmiş.

Neyse, işin ilginç tarafı, kargoyla gelen ürünleri v.s. saymıyorum, bu benim adıma gelen ilk postaydı resmen. Yani ilkokul ikinci sınıftayken öğretmenimiz bize yılbaşı kartı hazırlatıp, sonra bizim evin 2 sokak aşağısındaki postaneden kendi evlerimize postalamamızı istediği günü saymazsak. Amaçları bize postanın nasıl işlediğini falan öğretmekti sanıyorum. Ama o benim hayatım boyunca aldığım tek postaydı ve onu da kendime yollamıştım. Şimdi bu gelen bigibid faturam ve google adwords kuponum çok değerli diyebilirim benim için. Sonuçta artık çok fazla mail alsam da (evet evet bunu okuduğunuzu biliyorum, saçma saçma mail atanalra da küfrettiğimi unutmayın ama. Hâlâ “slm nbr?” diye mail atanlarınız var) posta yoluyla bir şeyler almak çok zevkli.

“Ayy kıyamam, adresini ver ben sana yazar bir şeyler yolalrım” diyen hanım hanımcık bayanlarımız (ya da delikanlı dostlarımız) varsa yazışmak için adres verebilirim. Belki nostalji olur biraz, anılar canlanır. Ama ikinci mektupta msn, mail, telefon gibi bilgiler olmayacağına garanti vermelisiniz.

Hayatımız ne kadar elektronikleşti değil mi? Bazı şeylerin, annelerimizin, hatta ananelerimizin, anlattığı gibi sürdüğünü görmek değişik duygular katıyor insana =)

Bakar mısın?

Efendim ? Ben mi?

Evet evet sen. Sabahtan beri dikkatini çekmeye çalışıyorum. Saçlarımla oynuyorum, üstüne yıkılır gibi oluyorum, gözlerinin içine bakıp bana döndüğünde bakışlarımı kaçırıyorum, sırf sen duy ve ilgini çeksin diye arkadaşıma yüksek sesle bir şeyler anlatıyorum falan. Niye hiç bir tepki göstermemekte ısrar ediyorsun ki?

Farketmedim sanmayın, insanlar sürekli bunları tekrar ediyor. Uzun süredir gözlemliyorum, özellikle şu metrobüs seyahetleri sırasında daha belirgin oluyor. Özellikle okul günleri, okul giriş-çıkış saatleri civarında metrobüs ile seyahet eden liseli öğrenciler, yaşıtlarında bir karşı cins gördüğünde (sanıyorum artık refleks olarak) bu tepkileri veriyor. Bugüne kadar gidip konuşup da muhebbeti bağlayan, tek tek binip de araçtan beraber ayrılan kimseyi göremedim. Demek ki neymiş? Metrobüs ‘manita’ ayarlamak için uygun bir yer değilmiş. Zaten insanlar üstüste seyahat ediyor. Şansını zorlama işte.

İşin acı tarafı, bu moda girmiş olan biri kestiği kişi herhangi bir durakta indiğinde, arkasından hüzünlü hüzünlü bakıyor. Eğer ki inen kişi de, inmeden önce onun bu hareketlerini farketmiş ve inceden karşılık vermişse, indikten sonra o da dönüp bakıyor. Resmen bir ayrılık sahnesi canlanıyor. Sanırsın ki büyük bir aşkın son saniyelerine tanık oluyorsun.

Tabi bu aşka en uygun özlü sözler de şunlar olur heralde:

Gönlünde yer yoksa sevgilim, farketmez ben ayakta da giderim.

Aşk bir metrobüstür binmesini bilmeli, son durağa gelmeden inmesini bilmeli.

Geri geldim!

Heey!

Özlemişim yazmayı resmen. neden bu kadar uzun süre yazamadım bilmiyorum. Bazı blog yazarları için bu süre gayet normal, hatta daha fazla da beklenebilir diye düşünenler de var. Ama ben hep farklı düşünürüm zaten.

Yazamadığım o uzun zaman diliminde neler yaptım neler. Gerçi artık cepten facebook eleş olduğu için minik bloglamalar yapıyorum. Merak eden yine takip ediyor. Hem blogladıklarım, tüm sosyal ağlardaki hesaplarıma durum güncellemesi olarak düşüyorya artık. Bu yazıyı okumak için oradan bir bağlantıya tıklamışsınızdır belkide. Aa, bir de facebook notlarım bölümüne blogumdan rss aracılığıyla aktarım yapıyorum. Böylece artık bloglarım otomatik olarak facebookda birer not haline geliyor. Ay neler neler yapmışım.

Mesela aylardır, belki senelerdir fotoğraf çektirmiyordum. Hatta yüklediğim fotoğraflar falan hep 2008 bilemedin 2009 tarihliydi. Ama artık bir çok fotoğrafım var değişik değişik. Profesyonel stüdyoda çekilen de var tabi, yıllık için gittik çektirdik. Sevmedim desem yalan olur. Ayrıca o arada çok sevdiğim ekipmanlarım da yuvaya döndü. Gelir gelmez ortaklarımdan Ahmet Faruk Kara (power) için seferber oldular, sonra da bana hizmet ettiler. Bilen bilir hobi olsun eğleneyim diye kayıt alırım. Eh işte fena olmadı bence. (Yazıyon yazıyon da, nerden dinleyeceğiz bunu ya diyenlere myspace diyorum) Parçayı sevdiğim insanlardan Chivas ile beraber yaptık. Açıkçası çok sağlam işler yapıyor. Ekipmanını güçlendirmesi gerekli şu an sadece. Onun dışında her şeyini beğeniyorum.

Parçanın adresini verdik, fotoğrafları da flickr ve facebook’a ekledim zaten. Mesela sağ sütunda görebilirsiniz flickr aracılığıyla. Ya da yukarıdaki sosyal ağ bağlantılarıma tıklayabilirsiniz. hani şu logoları arkaya gizli olanlar varya, üzerine gelince yukarı doğru çıkıyor falan. Onlara falan tıklayabilirsiniz.

Uzun süre yazmayınca bu heyecanla geldim bir rüzgar estirdim sanki. Arada 14 şubat falan güme gitti, o gün için ne yazılar vardı aklımda. Neyse şansınıza küsün. kaderinize küfredin. (Kadere küfretmenin aynı zamanda allaha küfretmek olduğunu da unutmayın ama. Malum kaderinizi o yazıyor yahut yazdırıyor ya sizin.)

-

bu yazıyı başka bir yerden okuyorsanız aslında http://pumaxepidemic.com/geri-geldim.html üzerinden çekildiğini unutmayınız.

-

Özlettiğim için üzgünüm, kalın sağlıcakla :)

Her veda zor gelir…

Bu yazıya “merhaba” diye başlamak biraz ilginç olur sanırım =)

Aslına bakarsanız içimde hâlâ bir burukluk var. Neden bilmiyorum, niye böyleyim? Çok saçma değil mi? Zaten belliydi gideceği, gelmeden önce belliydi hatta. Kısa sürelik bir ziyaret, İstanbul misafiriydi sadece. Yuvası burada olsa da hem memleketine hem okuluna döndü sonra.

Şimdiye kadar okunan kısım gayet yanlış anlaşılabilir, anlatmak istediğime nazaran. Hayır, bir kızdan, sevgiliden bahsetmiyorum. (Zaten blogumda o gibi konulara hiç girmeyeceğim) Bahsettiğim kişi çocukluk arkadaşım, Hüseyin Can Keleş aslında.

Beşinci sınıfta tanıştık, hem sınıf arkadaşım hem de komşum oldu, birbirimize çabuk alıştık. Çok iyi biri, her şeyden önce farklı. Evet sizlerden farklı, ve herkes gibi olma çabası içinde değil. Kendi olmasını bilen biri, onun için bende daha özel bir yeri var. Dışarıyı umursamayan “koyver gitsin” tavırlarına sahip özel biri.

Yanlış hatırlamıyorsam lise ikiden sonra boğaz kenarındaki canımcım okulunu bırakıp memleketi Orduda, aynı statüye sahip bir okula geçti. Denizcilik okuyor kendileri. İyi denizci oluro ndan kalıbı falan var yani, 45 numara bot giyiyor boru değil.

On beş tatilin ikinci haftasında tatil için İstanbula geldi. Ve istisnasız her gününü benim için ayırdı. Burdayken de hep yaptığı gibi yardımcı oldu, sayesinde dükkanı ofisi falan toparlamış olduk. Ne istesem olur diyor. Ben de mutlu ettim sanırım birazcık onu. Geçtiğimiz perşembe (4 şubat 2010) Berk Bayındır’ı (Beta) ziyarete gittiğimde onu da götürdüm yanıma, şansımıza Server Uraz (Pit10) da oradaydı. Onları görebilme, konuşabilme şansı oldu. Hatta Server Uraz’ın arabasına bile binmiş oldu vesileyle (34PIT10). Tüm Orduda bunu yapabilmiş tek kişi olduğuna eminim diyebilirim :)

Bir de fotoğraf çektirdi orada, Berk Bayındır’ın evinde, kendi odasında, bir tarafta Beta, diğer tarafta Pit10 ortalarında Hüseyin iyi bir fotoğraf oldu =) Mutlu oldu. İnsanları mutlu etmek hoşuma gidiyor.

Az önce Avcılardan Görele Seyahat’in otogar servisine bindirdim kendisini. Orduya geri dönme vakti gelmişti çünkü. Umarım kazasız belasız gider. Kendine çok iyi bakmasını tembihledim.

Siz de kendinize iyi bakın, ve unutmayın; Ne olursa olsun mutlu kalın! =)

Haberiniz Olsun!

Heey!

Saat gece 02:14 falan. Uyuyan milyonlar var bu ülkede, gerçi gözleri açıkken de uyutuluyor ya onlar. Neyse.

Uykum hem var gibi hem kaçık gibi, bilmiyorum. Kendi bilgisayarımda da değilim. Sinir bozucu. Msn de yok burada, ki kullanacak mıyım artık ?

Ama bu bilgisayar hoşuma gitmiyor değil, beni pek etkilemese de sizlerin hoşuna gidebilir belki. Sadece lcd ekrandan oluşuyor kasası falan yok, klavyesi faresi kablosuz, kablo kalabalığı yok. Her şey ekranın içinde gizli falan. Güzel tabi, o appleın devasa boyutlardaki ve mac kurulu, adamı kanser eden, makinalardan değil. Gayet bildiğiniz 17″ monitçrün arkasına işlenmiş. Xp işletim sistemi kullanıyor, ya da siz ne kurarsanız falan işte.

Yine neyse diyerek devam ediyorum.
Yazıyı yazmamdaki asıl amaç blogla alakalı bir şey duyurmak istememdi. Bazıları bilir (ne bazılarıymış be)  ben durum güncelleştirmelerimi helloTxt ile yapıyorum. Durum güncelleştirmemi tek bir yere giriyorum, o da otomatik olarak tüm hesaplarıma gidiyor. Facebook, MySpace, Twitter ve Friendfeed’i, aynı zamanda kendisi olan helloTxt’yi eş zamanlı güncelliyor. Bunu ileride detaylı anlatabilirim aslında. Ki ben bunu uzun süredir kullanıyorum. Değinmek istediğim konu şurası, blogum için bir eklendi bulunduğunu fark ettim hellotxt’de. Hemen baktım kurcaladım çözdüm. WordPress için bir eklentileri var. Blogunuza kurup aktif ediyorsunuz, size verilen userkey ile onaylıyorsunuz. Ve artık, her yazınız hellotxt’ye aktarılmış oluyor. HelloTXT’de otomatik olarak bunu üzerine eklediğiniz hesaplara,yani facebook, twitter, myspace gibi yerlere atıyor. O uygulamayı kurdum, aslına bakarsanız bu yazıyı da test etmek için yazıyorum.

Hadi bakalım lım! =)

Fırçasız Süngersiz Beyin Yıkama!

allahın Hakkı üçtürMÜŞ !?

VayBe diyesi geliyor insanın, ne adam ama!

Duymak istediğimden mi bilinmez şu aralar çok sık duyar oldum bunu. “Allahın hakkı üçtür!”.

Affedersiniz, kim koydu bu kuralı? Üçer üçer mi yaşamalı hayatı ? Tepki gösteririm ben bu lafa, sorarım soruştururum tepki alırım “allahın işine karşılmaz!”

Aa, tabi tek tepki gösteren ben değilim, mescid ve camii müdavimleri de “Öyle bir şey yoktur, Allah birdir. Çarpılırsınız susun!” diye tepkiler veriyorlar.

Yine soruyorum; Kimin kararları bunlar? Nerelerde okuyor, yorumluyor, bu sonuca varıyorsunuz ? Eğitimini baltaladığınız bebelerin aklına nasıl sokuyorsunuz? Nasıl da eminsiniz böyle olduğuna?

Öğrenmeye korkup, dolma bilgilerle yeni nesilleri yetiştiriyorsunuz yani, araştırmaya korkup bilişim çağına uyum sağlaması gerektiğini savunduğunuz çocukların sokağa çıkmasını yasaklıyorsunuz. İktidarı pohpohlayıp dua eder, seçimde çelişkiye düşersiniz. Çünkü size yan komşunuzdan iki torba daha az kömür verdiler. Patateslerinizin yarısı da çürüktü zaten. Onlara buzdolabı verdiler size çamaşır makinesi… Herkese düşmansınız siz, allah kızar diye söylemeye korkarsınız sadece. Belli etmeden kin besler, fırsatları değerlendirir, sonra tövbe edersiniz. Kilisede günah çıkartanlara etmediğiniz küfür kalmaz, camilerde yere kapaklanıp ağlayarak af dilersiniz. Kendi yaptıklarınızı unutup dostunuzun haram lokmasını sayarsınız. Kardeşinizi kıskanır, baltalamak için bahane ararsınız. Tanrı yolundan çıkar birden, doğruyu kaybeder. Onadır hırsınız, böyle anlatırsınız millete. Hep susar, arkasını döneni bombalarsınız. Farzlarınızı yerine getirmeye çalışır, gelir durumunuzu beğenmeyen Suudi Arabistan sizi topraklarına almadığında Hacdan yırttım diye düşünürsünüz. Aslında düşünmeye korkar, soru sormaktan kaçarsınız. Sorgulamazsınız neden hasta olduğunuzu, günah işlemişsinizdir mutlaka. Ölecekseniz de allahınızın kararıdır. Vadeniz dolmuştur. Bir yandan da hastanelerde koşturur dini bütün bir doktor ararsınız. Muayene olur ordan çıkar hacı hocaya koşarsınız. İki kişi bulursunuz, biri üfürür biri tükürür. Karşılığında da en yakın camiiye bağış yaparsınız. Çok değil, iki bin lira. Çocuğunun okuduğu okuldan istenilen ücretin yirmi katı falan. Ne olacak sanki, onlar kuran bilirler mi, zaten takmışlar modernleşmeye batılaşmaya. Evrim falan anlatılıyordu kitaplarda, onu kitaptan akldırttınız ama bu öğretmenler durur mu? Kesin anlatıyorlardır evrim saçmalığını. Onun için öğretmene ne kadar zulüm o kadar güven verir size. Ya da orada da sızmalı içlere. Oturun koltuklara, kazıyın eski kafalıları. Evrim nedir? Batılılaşma nedir? Modernleşme nedir? Eğitim öğretim nedir ki dini temel olmayana?

Hadi onun için şimdi yetiştirin gençleri, sizlerden olsunlar, ama okullarda kamufle olup geliştirsinler kendilerini. Çok kulak asmasınlar oralara, yakınlaşmasınlar kimseyle, büyüyünce sınava girsinler, siz de bir el atın tekrar sokun o okullara. Öğretmen olarak, müdür olarak! Tamam işte, her şey tamam. Bu da kısır bir döngüye girmiş oldu. Batı silinsin gittikçe, asıl olan Türk-İslam imparatorluğudur zaten. İlerlemek neye yarar ki? gerici olun tabii ki. Osmanlı da öyle yapmıştıya zaten, hani gerileme dönemine girmeden hemen önce. Onun için destekçiniz de eksik olmaz.

Bravo sizlere!